24Nisan2018

GÜNCEL ARKEOTEKNİK Anadolu Kültür Tarihi dersi ve Arkeoloji öğretmenliği (*)

Anadolu Kültür Tarihi dersi ve Arkeoloji öğretmenliği (*)

FacebookTwitterGoogle bookmarkMyspace bookmarkDel.icio.usDigg
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Makale İçeriği
Anadolu Kültür Tarihi dersi ve Arkeoloji öğretmenliği (*)
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4
Sayfa 5
Sayfa 6
Sayfa 7
Tüm Sayfalar

Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi (Bölüm Başkanı) Prof. Dr. Mustafa Şahin tarafından 31.1.2011 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığına gönderilmiş bulunan talebi yayınlıyoruz.

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığına

İlgi: a) 22.12.2010 tarih ve B.08.0.TTK.0.06.04.00/9004 sayılı yazınız.

b) 07.09.2010 tarih ve B.08.0.TTK.0.06.04.00/6284 sayılı yazınız

İlgi (a) yazınızda, Arkeoloji Bölümünün öğretmenliğe kaynaklık eden bölümler arasına alınmasının, ilgi (b) yazısı ile kurum ve kuruluşlardan alınan görüşlerin Kurulunuzda değerlendirilmesi sonucunda uygun bulunmadığına karar verildiği bildirilmektedir. Aslında şahsen “arkeologların” öğretmen olmalarına karşı olsam da, ilgi (b) yazıda farklı zamanlarda şahıslar ve başka kuruluşlarca defalarca başvuruda bulunulduğu, buna rağmen her seferinde taleplerin geri çevrildiğini okuyunca, bu mesleğin bir temsilcisi olarak, düşüncelerimin “Talim ve Terbiye Kurulu Üyeleri” tarafından dikkate alınır ümidi ile bu yazıyı göndermek istedim.

İlgi (b) yazısında atıfta bulunulan 12.07.2010 tarih ve 74 Sayılı Karar ile değişik 07.07.2009 tarihli ve 80 Sayılı Talim ve Terbiye Kurulu Kararlı “Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Öğretim Kurumlarına Öğretmen Olarak Atanacakların Atamalarına Esas Olan Alanlar İle Mezun Oldukları Yüksek Öğretim Programları Ve Aylık Karşılığı Okutacakları Derslere İlişkin Çizelge” tarafımızdan gözden geçirilmiştir.

TESPİTLER

“Millî Eğitim Bakanlığına Bağlı Öğretim Kurumlarına Öğretmen Olarak Atanacakların Atamalarına Esas Olan Alanlar İle Mezun Oldukları Yüksek Öğretim Programları Ve Aylık Karşılığı Okutacakları Derslere İlişkin Çizelge”den anlaşıldığı kadarıyla Anadolu Uygarlıklarının öğretilebileceği dersler 5. sırada yer alan “Coğrafya”, 42. sırada yer alan “Sanat Tarihi” ve 57. sırada yer alan “Tarih” dersleridir.

Coğrafya Öğretmenliği veya Coğrafya Bölümlerinden mezun olanların başvurabildiği bu alan da “Aylık Karşılığı Okutulacak Ders” konuları arasında haklı olarak Türkiye coğrafyasına ve jeolojisine ağırlıkla yer verilmiştir. Ancak “Turizm” başlığının coğrafya ile nasıl ilişkilendirildiği anlaşılamamıştır. Bu başlıkta ülkemizdeki oteller, moteller veya alternatif turizm gibi konular anlatılıyorsa bir diyeceğimiz yoktur. Ancak kültür turizmi söz konusu ise kesinlikle bu konuda eğitim almış öğretmenlere şans verilmelidir.

Sanat Tarihi öğretmenliğine ise sadece Sanat Tarihi veya Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümlerinin Sanat Tarihi Anabilim Dalından mezun olanlar başvurabilmektedir. “Aylık Karşılığı Okutulacak Ders” konularını Sanat Tarihi, Turizm, Sanat Etkinliklerini İzleme, Konservasyon/Restorasyon alan dersleri oluşturmaktadır. Burada da “Turizm” alt başlığı bulunmaktadır. Bu alanda, ısrarla Sanat Tarihi mezunları, tercih edildiğine göre, amaçlanan özellikle Selçuklu ve Osmanlı eserlerinin öğretilmesidir. Bu durumda, Anadolu’nun Selçuklu öncesi uygarlıkları sanki göz ardı edilmeye çalışılmaktadır. Ayrıca konservasyon ve restorasyon konusu tam anlamıyla Restorasyon ve Konservasyon bölümlerinden mezun olan restoratörlerin uzmanlık alanıdır Bu konu ihtisas alanıdır. Hatta arkeolojik kazı veya yüzey araştırmalarında koruma ve onarım işini arkeologlar veya sanat tarihçiler yapmamakta, bu konuda ihtisas sahibi olan restoratörlerden destek alınmaktadır. Durum böyle olunca, Sanat Tarihi mezunu bir öğretmen öğrencilere bu konuda ne kadar yardımcı olabilir? Diğer bir ifade ile neden Sanat Tarihi veya Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümlerinin Sanat Tarihi Anabilim Dalı mezunları öğretmen olabiliyor da, Arkeoloji mezunları bu haktan mahrum bırakılmak isteniyor?


 

Tarih öğretmenliğine ise Tarih Öğretmenliği veya Tarih Bölümü mezunları başvuruda bulunabilmektedir. “Aylık Karşılığı Okutulacak Ders” konularını Tarih, T.C. İnkılâp Tarihi ve Atatürkçülük, Genel Türk Tarihi, Osmanlı Tarihi, İslâm Tarihi, Sosyal Bilgiler, Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi, Türk Eğitim Tarihi, Demokrasi ve İnsan Hakları oluşturmaktadır.

Müfredatta yer alan konular oldukça kapsamlı ve doyurucu gözükmektedir.  Konular arasında hatta merkezi Şam olan ve Güneydoğu Anadolu ile Doğu Anadolu bölgesinin bir bölümünde egemenlik süren Emeviler’in tarihi veya yine Anadolu için yine yaklaşık aynı coğrafyada egemenlik kuran ve başkentleri önce Bağdat, sonra Samarra olan Abbasilerin tarihi bile öğretilmektedir. Buna karşın gençlerimiz Hitit, Fryg, Urartu, Likya, Lidya tarihinden ve uygarlıklarından bihaber bırakılmaktadırlar. Diğer bir ifade ile Türk Milli Eğitimi özbeöz Anadolulu olan bu kültürlere önemsizmiş veya yokmuş gibi davranmaktadır. Neden “Tarih” dersinde Anadolu’nun eski çağ tarihine yer verilmemektedir?

Kars’tan Edirne’ye, Sinop’tan Mersin’e yurdumuzun dört bir yanındaki il ve ilçelerimizde, hatta yer yer köylerimizdeki toplam 188 adet müze ve 130 adet düzenlenmiş ören yerinde (bkz. http://www.kulturvarliklari.gov.tr/belge/1-45478/eski2yeni.html) Anadolu Uygarlıklarına ait binlerce eser sergilenmektedir. Ayrıca yurdumuzda halihazırda bilinen 452 Paleolitik (Eski Taş) Çağ, 372 Neolitik (Yeni Taş) Çağ, 1230 Kalkolitik (Bakır) Çağ, 2989 Bronz Çağı ve 2363 Demir Çağı yerleşimi bulunmaktadır (bkz. http://www.tayproject.org/trhome.html). Ancak, Türk gençliği her an kolaylıkla ulaşabileceği, yani elinin altında bulunan bu uygarlıktan bihaber yetiştirilmektedir. Buna karşın belki ömründe hiç göremeyeceği Bağdat’taki, Şam’daki, Kahire’deki veya Endülüs’deki Emevi veya Abbasi kültür varlıklarını öğrenmektedir. Bizim elbette ne Abbasi, ne Emevi, ne de genel anlamda İslam Tarihinin öğretilmesi ile ilgili bir itirazımız yoktur, olamaz da. Ancak anlam veremediğimiz konu, kendi insanımızın yaşadığı toprakların geçmişinden bihaber yaşamaya, bizzat Milli Eğitim Bakanlığı eliyle, mahkum edilmesidir. Böylece müze ve ören yerlerimize her yıl yapılan milyonlarca liralık yatırımın sadece yabancı turistlere hizmet etmesidir. Belki de eğitimsizlik nedeniyle halkımız kültür varlıklarını define olarak görmekte ve bilinçsiz bir şekilde saldırarak tahrip ve yok etmektedir. Halk eli ile yapılan Vandalizm konusunda belki de eğitim eksikliği nedeniyle dünyada en üst sıraları işgal etmekteyiz. Neden “Aylık Karşılığı Okutulacak Dersler” arasında Anadolu Uygarlıklarını (Paleolitik/Eski Taş Çağından itibaren kronolojik olarak)  tanıtan bir ders yer almamaktadır?

Arkeologlara hiçbir şekilde öğretmenlik hakkı verilmez ise, Anadolu’nun zengin ve parlak geçmişimizi kim tanıtacaktır ve kim sevdirecektir? Selçuklu öncesi Anadolu Uygarlıklarının göz ardı edilmesinde “Yunan” veya “Rum” kavramlarının etkisi var mıdır?

Yunanlılar veya Yunan Uygarlığı denince akla gelen bugün Kıta Yunanistan’da yaşayan halktır ve onların temsil ettiği düşünülen kültürdür. Bu halkın ve kültürün Türklerden önce Anadolu’ya hakim olduğu ve Efes, Milet, Priene vb. kentlerin Yunanlılara ait olduğu, müzelerimizdeki kültür varlıklarının da Yunan Uygarlığına ait olduğu düşünülmektedir. Ancak, Kıta Yunanistan’da yaşayan ve kendilerinin Yunanlı olduğunu düşündüğümüz halk, kendilerine Ellenler (Hellenler), ülkelerine ise Ellas (Hellas) denmesini istemektedir. Yani, Yunanlılar Yunan terimini kabul etmemektedirler. Bu durumda Yunan veya Yunanlı ne demektir?


 

TÜBİTAK yayınları arasında 1998 yılında çıkan “Anadolu Kültür Tarihi” isimli kitabının 357. sayfasında rahmet ve özlemle andığımız hocaların hocası Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal “Yunan ve Rum” kavramlarını irdelemektedir. Akurgal’a göre, Yunan kelimesinin kaynağında M.Ö. 1.000 civarında Batı Anadolu’da İzmir yöresine yerleşen İonlar bulunmaktadır. 12 kentleri olan ve aralarında “İon Birliği” adı altında bir birlik kuran İonlar, M.Ö. 650 civarında ticarete başlayarak Mısır ve Suriye kıyılarda koloni kentleri kurmuşlardır. Bu yakın ilişkiler esnasında İonlar, Persler tarafından “İaones”, Mısırlılar tarafından “Yavon”, Assurlular tarafından “Yavani” ve Tevratta “Yavani” olarak isimlendirilmiştir. Türkler M.S. 9. yüzyılda yakındoğu’ya, M.S. 11. yüzyılda Anadolu’ya geldiklerinde Araplardan Yunan ve Yunanistan deyimini alarak kullanmışlardır. Diğer bir ifade ile Türklere kadar Yunan deyimi, Batı Anadolu’da İzmir civarında yaşayan İonlar için kullanılan bir kavram olup, günümüzdeki Yunanlılar ve Yunanistan ile uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmamaktadır. İznikli tarihçi Cassius Dio, M.Ö. 1. yüzyılda yazdığı kitabında Romalıların da Anadolu’da yaşayan Hellenleri “yabancılar” olarak nitelendirdiğini bildirmektedir. Kısaca, Yunan Uygarlığı tamamen Anadolu’nun kendisidir ve günümüzde Kıta Yunanistan’da yaşayan milletle hiçbir alakası yoktur. Hellenler, baklavada, dolmada, dönerde veya Hacivat-Karagöz’de olduğu gibi, sahip çıkamadığımız için, Anadolu Uygarlıklarına da kendi mallarıymış gibi sahip çıkmaya çalışmaktadırlar.

Türkler “Rum” kavramını da Araplar ve İranlılardan öğrenmiştir. Rum kavramının İstanbullu veya Kıbrıslı Hellenler için kullanıldığı düşünülse de, aslında yine yanlış kullanılan bir ifadedir. Çünkü Arap veya İranlılar, Roma idaresindeki ülkelere Roma İmparatorluğu’nun bir parçası anlamına gelmek üzere “Memaliki Rum” (Roma memleketleri), Anadolu’ya da “Eyaleti Rum” demişlerdir. Rum kelimesini Selçukluların da aslına uygun kullandığını “Mevlana Celalettin Rumi” ismi de göstermektedir. Sonuç olarak “Rum” kavramı “Romalı” anlamına gelmekte olup bugünkü Yunanlılar ile hiçbir alakası yoktur.

ANADOLU KÜLTÜR TARİHİ

Anadolu, insanlık tarihinin çeşitli dönemlerinde ön sırada yer almış ve birçok özgün uygarlığın beşiği olmuştur. Bu konuda Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal’ın 1988 yılında yayınlanan “Anadolu Uygarlıkları” isimli kitabının yeri henüz doldurabilmiş değildir. Aşağıdaki bilgiler bu kitaptan derlenmiştir.

Anadolu’nun ilk sakinleri M.Ö. 200.000 yılından itibaren Antalya çevresindeki Karain, Beldibi ve Belbaşı gibi mağaralarda yaşayan insanlar olmuştur ve yurdumuzda bu tarihten başlayarak günümüze kadar kesintisiz bir şekilde insan yaşamı sürmüştür. Bu erken dönemin en önemli kalıntıları mağara yerleşimleri ve taş aletlerdir. Müzelerimizde bunlara ait çok güzel örnekler bulunmaktadır (Özellikle Antalya Müzesinde sergilenen örnekler çok dikkat çekicidir). Mağaralar ise ören kapsamına alınarak düzenlenip ziyarete açılmıştır. Ülkemiz kültür varlıkları açısından dünyada başka bir örneği olmayan eşsiz bir hazinedir.

İnsanoğlu uygar denebilecek aşamaya ancak M.Ö. 10.000 yılına doğru Neolitik dönem adı verilen Yeni Taş çağında ulaşmıştır. Bu döneme ait en güzel ve nadide örnekler de Göbeklitepe (Urfa), Çayönü (Diyarbakır), Çatalhöyük (Konya), Hacılar (Burdur), Norşuntepe (Elazığ), Köşk Höyük (Niğde) gibi yerleşim yerleri ile Anadolu’da bulunmaktadır. Bu merkezlerden ele geçen en güzel örnekler ise Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.


 

Madenin ilk kullanıldığı yer de yine Anadolu olmuştur. M.Ö. 5.500 – 3.000 yılları arasına tarihlenen ve Kalkolitik Dönem ismi verilen Bakır çağında insanoğlu bakırı eriterek alet yapmaya başlamıştır. İnsanlık tarihi açısından büyük adımlardan birisi olan bakırı kullanabilme dokumacılık ve seramik gibi diğer el sanatlarının da gelişmesine neden olmuş, bu da ilk kentlerin ortaya çıkmasının önünü açmıştır. Bu döneme ait en önemli yerleşimler Konya, Burdur ve Antalya yörelerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle bu yöreler o dönemde dünyanın uygarlıkta önderliğini yapmaktadır.

Kalay ve bakırın alaşımından elde edilen tunç madeninin keşfinden ve kullanımından dolayı Bronz Çağı ismi verilen dönem M.Ö. 3.000 – 1.200 yılları arasına tarihlenmektedir. Bu dönem Anadolu’da, Doğu, Güneydoğu, Orta ve Batı Anadolu olmak üzere dört ayrı kimlikte karşımıza çıkmaktadır. Anadolu’da bu döneme ait çok sayıda yerleşim yeri ve müzelerimizde binlerce eser bulunmaktadır. Çok sayıdaki yerleşim arasında ön plana çıkanlar, Malatya’da Aslantepe, Elazığ’da Norşuntepe, Tarsus, Mersin’de Yümüktepe ve hepsinden önemlisi de Çanakkale’de dünyaca meşhur Troya’dır.

Anadolu Yarımadası’nın bugün için bilinen en eski adı “Hatti Ülkesi”dir. Bu ismin verilmesine neden olan Hattiler, M.Ö. 2.500 – 1.700 arasında kent devletleri şeklinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu beyliklerden en önemlileri Alacahöyük, Alişar, Horoztepe, Ahlatlıbel, Kültepe, Karahöyük, Acem Höyük vb. Bu uygarlık henüz yazı kullanmadığı için tarihsel sürece ait değillerdir, bundan dolayı da “protohistorik” (ön tarih) uygarlığı olarak tanımlanırlar. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen altından, gümüşten ve elektrondan yapılmış olan Alacahöyük, Horoztepe ve Mahmatlar’dan gelmiş Hatti sanat eserleri British Müzesi’ndeki Sümerlere ait “Ur Hazinesi”nden sonra Eski Çağ’ın en güzel yaratılarıdır.

Hatti medeniyetini, M.Ö. 2.000’lerde Kafkaslardan Anadolu’ya göç eden ve M.Ö. 1.700 civarında beylikleri bir arada toplamayı başararak siyasi bir birlik kurmayı başaran Hititler devam ettirirler. Başkentleri Çorum İlindeki Boğazköy’dür (Hattuşa). Mezopotamya’dan çivi yazısını alıp, uygar bir ulus olarak kendi çağlarının en ileri ülkelerinden birisi olmuşlardır. Hititler M.Ö. 14. yüzyılda o zamanın üç büyük ve güçlü ülkesinden biri, M.Ö. 13. yüzyılda ise Mısır ile birlikte dünyanın iki süper devletinden biridir. Yasalara, insan haklarına, anlaşmalara saygı göstererek doğru olmayı bilmişlerdir. Kadınları erkeklerle eşdeğer tutan, kölelerin bile haklarını koruyan eşsiz bir devlettir. Düşmanların derisini yüzen, onları kazıklara oturtan, esirlerin başlarını ve ellerini kesip bunlardan pramitler oluşturan Yakın Doğu devletleri arasında Hititler adeta günümüzün uygar devletlerinin birinin insancıl düzeyine ulaşmışlardır.

Hitit olarak adlandırılan boylar M.Ö. 2.200-2.000 tarihlerinde Anadolu’ya gelmeye başlamışlar ve M.Ö. 2.000 – 1.700 tarihleri arasında yerli beyliklerle birlikte yaşadıktan sonra M.Ö. 16. yüzyılın başlarında Eski Hitit Krallığı adı verilen devleti kurmuşlardır. Bu türde, uzun sürede yeni toprak edinme olgusu ondan tam 2.000 yıl sonra olagelen Türk göçünü hatırlatmaktadır. Gerçekten M.S. 9. yüzyılda İran ve Arap topraklarının çeşitli bölgelerine yerleşen ve 1071 tarihinde Anadolu’ya ayak basan Türkler de Osmanlı Devleti’ni ancak 1299 tarihinde, yani yerli Anadolu’da antik çağdan kalma değişik kökenli beylikler ile birkaç yüzyıl yan yana dostluk içinde yaşadıktan sonra kurmuşlardır. Osmanlı İmparatorluğu çağında Doğu Avrupa, Yakın Doğu ve Kuzey Afrika’yı fetheden Türkler Çöküş dönemi başlayınca, tıpkı Hititlerin Güney Doğu’ya doğru geri çekildikleri gibi, Anavatan’a, Anadolu’ya dönmüşlerdir.


 

Güneydoğu Anadolu Bölgesinin siyasi birlik kurmuş bilinen en eski milleti M.Ö. 3. binin sonlarına doğru ortaya çıkan Hurriler’dir. Bu millet Anadolu’nun bilinen en eski tüccarlardır. 2. bindeki önemli Hurri yerleşimleri arasında Mardin civarında Hanigalbat, Tell Feheriye, Bazar Tell Brak, Tell Riman bulunmaktadır.

Hitit Devletinin yıkılmasından sonra Anadolu’da M.Ö. 1. bin süreci, “Küçük Krallıklar Dönemi” olarak bilinmektedir. Güneydoğu Anadolu’da Geç Hititler, Doğu Anadolu’da Urartu, Manisa ve Uşak çevresinde Lydia, Ankara ve Eskişehir çevresinde Phrygia, Muğla’da Karia ve Antalya’da Lykia uygarlıkları ön plana çıkanlardır. Urartu ve Fryg uygarlıkları madeni eserler, dokuma ve tekstil, mobilyacılık ve müzik konularında Batı dünyasını önemli ölçüde etkilemişlerdir. Kaldı ki, bu devletlerden hiçbirinin Hellen Uygarlığı ile ilgisi yoktur. Ancak, bu devletler Hellen Uygarlığını etkileyerek, ortaya çıkmasında önemli rol oynamışlardır.

Anadolu, doğa filozofları döneminde yani M.Ö. 600 – 545 yılları arasında o zamanki dünyanın en önde gelen kültür merkezi olmuştur. Dünyanın kültür önderliği artık Mısır’dan ve Mezopotamya’dan Batı Anadolu kentlerine geçmiştir. Günümüzdeki bilimin gerçek temelleri bu dönemde bu topraklarda atılmıştır. Örneğin Karialı Thales M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde güneş tutulmasını önceden hesaplayarak haber vermiştir. Bu bir doğa olayının oluşmasından önce hesaplanmasının tarihteki ilk örneğidir.

Anadolu, Hellenistik dönem olarak adlandırılan M.Ö. 333-30 tarihleri arasındaki zaman aralığında dünyanın başlıca kültür merkezlerini bünyesinde barındırmıştır. Bu dönemde yeryüzünün en bayındır kentleri arasında Bergama, Milet, Menderes Magnesiası, Priene, Efes, Teos ön sırada yer almaktadır ve bu kentler dönemlerinde günümüzün New York, Berlin ve Londra’sı gibi planlamaları ile modernlikte örnek gösterilen merkezleri olmuşlardır.

M.Ö. 30 – M.S. 395 yılları arasındaki Roma İmparatorluk çağında da Anadolu dünyanın en modern ve bayındır ülkelerinden birisidir. Bu dönemdeki Batı Anadolu kentleri hiçbir yönden Roma’dan geri kalmayan bir düzeye sahiptir. Anadolu’da ulaşım ilk olarak Roma dönemimde sağlam ve bakımlı yollar ve taş köprüler ile sağlanmıştır. Kentlere, su kemerleri ile içecek ve kullanılacak su taşınmıştır. Her kentte mermerden inşa edilmiş gymnasionlar (beden eğitimi ağırlıklı okullar), stadyonlar, tiyatrolar, belediye ve agora binaları (pazar yeri), hamamlar, kütüphaneler, konforlu evler, büyük meydanlar bulunmaktadır. Bu kentlerden kalıntılar günümüzde de büyük ölçüde halen ayakta durmakta ve yurdumuzu ziyarete gelen turistler tarafından hayranlıkla izlenmektedir.

Bizans sanatı M.S. 4. ve 5. yüzyıllarda yine Anadolu’da doğmuş ve başkent İstanbul’da gelişmiştir.

SONUÇ

Anadolu’nun çok sayıda küçük ve kapalı bölgelerden meydana gelmesi, buranın tamamına Perslerin, Romalıların ve Türklerin dışında egemen olabilen bir devlet olmamasına neden olmuştur. Topoğrafik ve demografik yapı, diğer bütün devletlerin Anadolu’nun ancak bir bölümüne, hatta çoğu kez onun küçük bir bölümüne egemen olmasına neden olmuştur. Bu nedenle Anadolu’da zaman zaman aynı anda sayı olarak altmışa yakın beyliğin bir arada yaşadığı dönemler olmuştur.


 

Anadolu’nun Asya ve Avrupa’nın geçiş noktasında yer alması ise onu dünyanın “Uygarlıklar mozaiği” durumuna getirmiştir. Örneğin İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya gibi batı memleketlerinde ya da İran, Mezopotamya gibi doğu ülkelerinde yan yana yaşayan krallıklarda genelde hep aynı dilin değişik lehçeleri kullanılmıştır. Buna karşılık Anadolu’da bütün tarih boyunca dilleri birbirlerinden tamamen değişik topluluklar bir arada yaşamışlardır. Koskoca Avrupa kıtasında nüfusları önemli bir sayı tutmayan Etrüsk ve Bask gibi yabancılar ve Ural-Altay kökenli olup yine nüfusları önemsiz sayıda olan Macar, Fin ve Proto-bulgar gibi toplulukların yanında büyük çoğunluk %90 Hint-Avrupa dillerini konuşan devletler yaşamıştır. Oysa Anadolu’da Leleg, Girit (Karia ve Lykia bölgelerinde), Hatti ve Hint-Avrupalı (Hitit, Fryg, Lydia, Hellen, Roma vb.), Hurri, Kafkas, Semitik ve Ural-Altar (Türkler) gibi birbirileri ile hiç ilgisi olmayan 7-8 ayrı dil grubunun dilleri konuşulmuştur.

Anadolu’nun “Uygarlıklar Mozaiği” oluşu, Türklerin Anadolu’ya gelmesi ile aşamalı olarak bir kültür ve mekan birliğine doğru yönelmesine neden olmuştur. Mekân birliğinin sağlanmasında Selçukluların bakımlı yollar, kervansaraylar ve köprüler yapmasının rolü büyük olmuştur. Selçuklular ve Osmanlılar Anadolu’da Hıristiyan ve Müslümanların yan yana yaşamalarında ve birbirlerine alışmalarında önemli katkı sağlamıştır. Anadolu’nun tam anlamı ile bir mekan ve kültür birliğine ulaşması Türkiye Cumhuriyeti döneminde gerçekleşmiştir. Atatürk, çağdaş Avrupa uygarlığını örnek alarak aynı dili konuşan, Anadolu tarihini kendi milli mirası gören bir ulus ortaya çıkartmakla, kültür birliğini sağlamış ve mekan birliği için de gereken girişimlerde bulunmuştur.

Ancak, toplumların yetişmesinde ve gelişmesinde en önemli ve temel kurum olan Milli Eğitim Bakanlığı, hem tarih, hem sanat tarihi, hem de coğrafya derslerinde müfredatı belirlerken Anadolu tarihinde Selçuklu öncesini yok sayarak veya gerektiği kadar öğrenilmesine ve tanınmasına engel olarak, sanki bilinçli bir şekilde Anadolu’da yaşayan insanların geçmişle bağını kesmeye çalışmaktaymış gibi bir görüntü sergilemektedir. Sanki bu ülkede Selçuklu öncesini öğrenmek sadece arkeologların göreviymiş gibi davranılmaktadır. Sanat Tarihi ders müfredatına restorasyon ve konservsasyon konusu konularak, tam anlamıyla bağımsız bir uzmanlık alanı olan ve Sanat Tarihi Bölümleri ile uzaktan yakından bir alakası olmayan bir uzmanlık alanının öğretilmesi beklenmektedir. Halbuki kültür varlıkları konusunda hekimlerin sloganı gibi davranmak gereklidir: “Önce Zarar Verme!” Yani vatandaşlarımıza ve özellikle de genç nesillere onarmanın nasıl yapılacağını anlatmadan önce, onların nasıl korunacağını öğretmek gereklidir. Korumak ise polisiye önlemlerle değil, sevgi, eğitim ve bilgi ile olur. Ancak, mevcut müfredat ülkemizin Selçuklu öncesi uygarlık tarihini hakkıyla tanıtacak içerikten yoksundur. İnsanlık tarihinin başlangıcından Türkiye Cumhuriyetine kadar tüm dönemleri, kronolojik bir sıra içinde ele alan ve Anadolu Uygarlıklarını tanıtarak sevdiren bir ders ivedilikle bütün liselerde mecburi hale getirilmelidir. Kültür varlıklarımız ezberlenerek değil, öğretilerek ve sevdirilerek/yerinde bizzat gösterilerek genç nesillerimize öğretilmelidir.

Her köyümüzde, her ilçemizde olmasa bile hemen hemen her şehrimizde bulunan müzeler ve ören yerleri, batı ülkelerinde olduğu gibi, bu dersin laboratuarı/uygulama alanı olarak kullanılmalıdır. Bu konunun öğretilmesinde de, yeterli bilgi ve donanımla mezun olan arkeoloji bölümü mezunlarından mutlaka faydalanılmalıdır.


 

TALEPLERİMİZ

1- İlköğretim 2. Kademe ile Ortaöğretim programlarına, hiçbir ayrım yapmadan başlangıçtan Cumhuriyet dönemine kadar Anadolu Uygarlıklarının tanıtıldığı bir temel dersin konulması ve bütün öğrencilerin istisnasız bu dersi almalarının sağlanması. Ancak dersin içeriğinde ezber bilgilerden çok, bol fotoğraflı kitaplarla tanıtmaya ve sevdirmeye yönelik bir metot uygulanmalıdır.

2- Lisans eğitimi esnasında turizm ve uygarlık tarihi konusunda her türlü donanıma sahip bir şekilde mezun olan Arkeologlara, Coğrafya ve Sanat Tarihi derslerinde en azından turizm konusunu, Tarih dersinde ise Eskiçağ konusunu anlatmak üzere fırsat tanınması, böylece Sanat Tarihçiler ile Arkeologlar arasındaki ayrıma son verilmesidir.

Gereği için saygılarımla arz ederim. 31.01.2011

Prof. Dr. Mustafa Şahin

Uludağ Üniversitesi

Fen-Edebiyat Fakültesi

Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi (Bölüm Başkanı)

(*) Bu yazı, Prof. Dr. Mustafa Şahin tarafından 31.01.2011 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığına yapılan başvurudan alınmıştır.


ARKEOGRAFYA websitesi; Arkeoloji, Sanat Tarihi, Tarih, Filoloji, Antropoloji, Paleontoloji, Mitoloji, Müze ve Arkeoteknik ile ilgili konularda yayın yapar.

ARKEOGRAFYA websitesi, Basın Meslek İlkelerine uymaya söz verir.

ARKEOGRAFYA  ©  Her hakkı saklıdır. Yazı ve fotoğraflar kaynak veya bağlantı verilmesi koşuluyla kullanılabilir.