25Temmuz2017

MAKALELER FİLOLOJİ ALKESTİS VE DELİ DUMRUL

ALKESTİS VE DELİ DUMRUL

FacebookTwitterGoogle bookmarkMyspace bookmarkDel.icio.usDigg
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
Makale İçeriği
ALKESTİS VE DELİ DUMRUL
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4
Sayfa 5
Tüm Sayfalar

Antik Yunanlıların Euripides'in Alkestis adlı tragedyası ile Eski Türk destanı Dede Korkut'un Deli Dumrul'u arasındaki benzerlik ve farklılıklar:

ALKESTİS VE DELİ DUMRUL

ÖZET

Bu çalışmada, İ.Ö. 5. yüzyıl yazarlarından Euripides'in Alkestis adlı tragedyası ile İ.S. 14. yüzyılda yazıya geçirilmiş Eski Türk destanı Dede Korkut'un Deli Dumrul'u arasındaki benzerlik ve farklılıklar ele alınmıştır. Benzerlik aynı motiflerin kullanılışına, farklılık ise söz konusu motiflerin toplumsal yapıya göre ayrı anlamlar yüklenmesine dayanmaktadır. Ana temadaki benzerlik kocalarının yaşaması için kadınların kendi istekleriyle onların yerine ölmeyi kabullenmeleridir. En belirgin farklılık ise, aynı motiflerin işlenişinde Euripides'in kadının fedakarlığını ağırlık merkezi yapması, Dede Korkut'un erkeğin dövüşlerini ön plana almasıdır. Eski Yunan toplumunda kadının konumunun kötülüğüne karşın Euripides'in eseri kadının adını taşır. Eski Türk toplumunda kadının konumu erkekle hemen hemen aynı olmasına rağmen, Dede Korkut'ta kadın adsız bırakılarak esere erkeğin adı verilmiştir.

ABSTRACT

The present study compares and contrasts Alcestis, a tragedy written by Euripides in the 5th century B.C. and Deli Dumrul, an ancient Turkish epic expressed in writing in the l4th AD. of Dede Korkut. The similar aspects of the two works considered are based on the use of similar themes whereas the difference between them lies in the different meaning given in accordance with structure of society in which the motifs were established. The main theme in both works is the extreme devotion of women for the survival of their husbands. The handling of the same motifs is the most conspicuous difference between Alcestis and Deli Dumru!. Euripides makes the self-sacrifice of his heroine his standpoint whereas Dede Korkut considers the fights fought by his hero to be of utmost importance. Alcestis by Euripides has been titled after the heroine in a social environment where the status of woman is low. Dede Korkut's woman has been nameless because the epic has been titled after the hero although the, work is the product of a period in which men and women were considered to be socially equal.

Yunancada sözlü öykü anlamına gelen mitos (mythos), ilkel insan topluluklarının doğa olaylarını, evren ve yaşamın henüz sırrını çözemedikleri görüntülerini kişileştirerek yorumlamaları, onları anlamayı kolaylaştırma çabaları sonucunda ortaya çıkan öykülerdir. Mitler, doğaüstü güçler ve doğa güçleriyle savaşa girmiş olan ilk kahramanların kimlik ve kişiliklerini işlemesiyle de destanlara (epos) malzeme olur. Bu kahramanlar, mitlerdeki tanrılar ve tanrısal güçlerle gerçek yaşamdaki insanlar arasında köprü kuran kişilerdir.

Destanlar, Yunan ortaçağının (İ.Ö. yaklaşık olarak 1000-750) ilk zamanlarında kral ya da aristokrat saraylarında aoidos adını taşıyan ozanlar tarafından lyra, phorminx ya da kithara denilen dört telli bir müzik aleti eşliğinde ve belirli bir makamda okunurdu. İ.Ö. 8. yüzyıldan itibaren bu ozanların yerine, eposları artık saraylarda değil, siyasal gelişmelere uygun olarak dini törenlerde veya halk topluluklarında, belirli bir vezinde, ellerinde rhabdos denilen bir değnek tutarak icra eden rhapsoidoslar geçmişlerdir. (1) Anadolu'da Aiolia ve İonia bölgelerinde okunan çeşitli eposlar İ.Ö. 9. yüzyıla kadar uzanan bir dönem içerisine tarihlendirilse de, bunların arasında esasen 8. yüzyılın son yarısına ait olan İlyada ve bu destandan biraz daha geç olduğu bilinen Odysseia en önemli yeri tutar. İlyada ve Odysseia destanlarının Yunanlılar üzerinde etkisi çok büyük olmuş ve bunların çeşitli sahneleri Yunan sanatçıları için bitmez tükenmez bir kaynak haline gelmiştir. Homeros, çok çeşitli yer ve toplumlara ait tarihi ve mitolojik olayları bir araya getirerek siyasal bakımdan birçok küçük devlete bölünmüş olan Yunan dünyasının kültürel bir birlik oluşturmasına büyük yardımda bulunmuştur.

Türk Destanları, ağızdan ağıza aktarılarak yüzyıllar boyu varlıklarını koruduktan sonra her biri farklı yüzyıllarda yazıya geçirilmiştir. Birden çok ulusun dinine, töresine ve değerlerine ilişkin sayısız öğeyi içeren ve ulusal kahramanlık maceralarının manzum öyküleri olan bu destanlar, bu ulusların tarihten önceki dönemlerinden veya tarihlerinin kuruluşu yıllarında başlar ve bazen de belli bir tarihi dönem boyunca devam eder. İslamiyetten önceki Türk ozanlarının toplum içindeki yerleri ve görevleri, İslamiyetten sonraki zamanlarda, saz şairlerinde ve bu arada Dede Korkut'un kişiliğinde, İslami bir renk alarak devam etmiştir.(2) Bu savı İslamiyet öncesi Türk şairleri konusunda yazılmış olan aşağıdaki ifadelerle karşılaştırmak uygun olur: En eski Türk şairleri-Tonguzların "şaman", Altay Türklerinin "kam", Yakutların "oyun", Kırgızların "baskı", Oğuzların "ozan" dedikleri-" sahir-şair"lerdir. "Sihirbazlık, rakkaslık, musikişinaslık, hekimlik, şairlik" gibi birçok evsafı [vasıfları} kendilerinde cem eden bu adamların, halk üzerinde etkisi büyük ehemmiyetleri vardı. (...) Eski Türk ordularında hükümdarların yanında mutlaka "ozan"lar bulunuyor, onların "kopuz"larıyla çaldıkları ve terennüm ettikleri şiirler bütün bir milletin zevkini okşuyordu. Onlar yalnız yeni vakalara ve kahramanlık menkıbelerine ait şiirler tanzim etmekle kalmazlar, ayrıca "milli Türk destanı"ndan müfrez parçalar da terennüm ederlerdi.(3) Dede Korkut'un yazıya geçirilmesi "XIV. yüzyılın sonlarına veya XV. yüzyılın başlarına rastlar.” (4) Türk edebiyatı ve tarihinin klasik eserlerinden olan söz konusu bu eser, Türk tarihinde İslamiyet'in kabulüyle başlamış yeni bir döneme ait ürünlerden biri olsa da, temelde İlkçağ Türk paganizminden derin izler taşır: (5) Örneğin, Dumrul'un karısı "Arş [ dokuz kat gözü kaplayan gök} tanık olsun, Kürsü [sekizinci kat gök} tanık olsun, Yer tanık olsun, Gök tanık olsun" ve en sonunda da "Kaadir Tanrı tanık olsun, benim canım senin canına kurban olsun" der.(6) Burada geçen arş kelimesi, büyük ve iyi bir tanrı olan Ülgen ile onun huzuruna giden yoldaki yedi -bazı rivayetlere göre dokuz- engelin anlatımıdır.(7)

Dede Korkut Kitabı, on iki öykünün yanı sıra, bu öyküleri ilk defa anlattığına inanılan kutsal ozan Dede Korkut'un kişiliğinden söz eden bir önsözden oluşur. Öykülerin anlatıcısı Dede Korkut hem bilgin, kahin, sağlam bir yorumcu, Tanrı'nın ilhamına ermiş bir "veli", hem de her soruna bir çözüm yolu gösteren bir danışman ve hakem, sözüne güvenilen ve sözü yerine getirilen bir halk büyüğüdür.(8) Gökyay, Dede Korkut'un bir devlet adamı olmaktan ziyade 'halk hakimi' ve 'şaman' olduğu görüşündedir.(9)

Euripides, İ.Ö. 5. yüzyıl Atina'sında yaşayan üç büyük (diğerleri Aiskhylos ile Sophokles) tragedya ozanının sonuncusudur. O, insan psikolojisini çok iyi incelemiş ve insan yaşamını eserlerinde gerçekçi bir biçimde yansıtmıştır. Bu özelliği nedeniyle "en büyük trajik ozan" olarak tanınmıştır. Olasılıkla toplum yapısından kaynaklanan nedenlerle yaşadığı dönemde halk tarafından iyi anlaşılmamıştır.(10) Bunun nedeni halkın, önceki tragedya ozanlarının eserlerinin soylu havasına alışık olması ve geleneklerine bağlılığıdır. Euripides, eserlerine felsefi bir nitelik katan soyluluk, kölelik, mitoloji ve tanrılar konusunda yazmıştır. Bu eserlerinden biri de konusunu mitolojiden alan, soylu bir ailenin başına gelen ve olay örgüsünde başta ApolIon olmak üzere birçok tanrının rol aldığı Alkestis'tir.

Dede Korkut öyküleri ile Yunan efsanelerinin yakınlığı yalnız burada ele alınacak olan Admetos ile Deli Dumrul öyküsüyle sınırlı değildir: Bu öykülerde geçen kişi veya karakterlerin eşleştirilmesi sonucu Kyklop Polyphemos ile Tepegöz, Penelope ile Banı Çiçek, Odysseus ile Bamsı Beyrek arasında da dikkat çekici benzerlikler saptanmıştır. Dede Korkut kitabı ilk defa 19. yüzyılın başlarında, Doğu araştırmacısı olan Heinrich Friedrich von Diez tarafından Almancaya çevrilmiştir.(11) Kyklop Poliyphemos ile Tepegöz ilk defa bu eserde eşleştirilir; yazarın bu karşılaştırma sonucunda ortaya attığı tez, Homeros'un Odysseus'unda yer alan bu canavar figürün ve ilintili öyküsünün Doğu'nun efsane külliyatından alındığı yolundadır.(12) Bu sav bütünüyle desteklenemese de, alışverişin tersi yönde gerçekleştiği, yani Doğu'nun Batı'dan etkilenmiş olması da, en azından Türk araştırmacılara göre, pek olası değildi, çünkü “bir defa Şark, Yunan mitolojisini tanımamıştı, dolayısıyla Homer'in yazılarını tercüme edemezlerdi, çünkü mitolojisi cihetinden hiç anlaşılmayacaktı. Bizzat Asya dilleri bunun için muhtaç oldukları ifadeden mahrumdurlar” (13). Bu yaklaşım, Avrupalı araştırmacının düşüncesine, özellikle Tepegöz/Kyklop Polyphemos öyküsünün Doğu kökenli olduğu fikrine katılmakta, “Homer'in Asya seyahatinde Tepegöz efsanesini işitip Polyphemos'un esas hatlarını oradan aldığı”(14) düşüncesini öne sürmektedir.


ARKEOGRAFYA websitesi; Arkeoloji, Sanat Tarihi, Tarih, Filoloji, Antropoloji, Paleontoloji, Mitoloji, Müze ve Arkeoteknik ile ilgili konularda yayın yapar.

ARKEOGRAFYA websitesi, Basın Meslek İlkelerine uymaya söz verir.

ARKEOGRAFYA  ©  Her hakkı saklıdır. Yazı ve fotoğraflar kaynak veya bağlantı verilmesi koşuluyla kullanılabilir.