14Aralık2017

MAKALELER TARİH Eski Arapça Kaynaklarda Türkler

Eski Arapça Kaynaklarda Türkler

FacebookTwitterGoogle bookmarkMyspace bookmarkDel.icio.usDigg
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 
Makale İçeriği
Eski Arapça Kaynaklarda Türkler
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4
Sayfa 5
Sayfa 6
Sayfa 7
Sayfa 8
Sayfa 9
Sayfa 10
Sayfa 11
Sayfa 12
Sayfa 13
Sayfa 14
Sayfa 15
Sayfa 16
Sayfa 17
Sayfa 18
Sayfa 19
Sayfa 20
Sayfa 21
Sayfa 22
Sayfa 23
Sayfa 24
Sayfa 25
Tüm Sayfalar

Tarihte büyük uygarlıklar kuran ve uzun bir geçmişe sahip olan Türkler hakkında batılı ve doğulu klasik kaynaklarda pek çok bilgi yer almaktadır. Bu kaynakların bir kısmı çok abartılı, gerçeklerden uzak, subjektif ve menfi düşünceler içerirken kimi de objektif ve müsbettir. Türkler hakkındaki en eski bilgiler, Çin ve Arap kaynaklarında yer almaktadır. Ortaçağdan itibaren ise Avrupa kaynaklarında da genişçe yer alan Türkler, daha çok saldırgan ve düşman konumunda zararlı bir toplum olarak yansıtılmıştır.1 Doğu ve Batı kaynaklarında yer alan Türklerle ilgili menfi bakış açısına rağmen İbn Hassûl2 ve Câhız3 gibi doğulu yazarlar Türkleri müspet değerlendiren eserler yazmışlardır.

Arapların Türkler hakkındaki kanaatlerini, İslâm öncesi ve sonrası diye iki döneme ayırmak mümkündür. Zira Arapların, Türklerin müslüman olmadan önceki durumları ile ilgili kanaatleri genellikle olumsuzdur. Türkler hakkında bilgi veren Arap kaynaklarını; tefsir ve hadis kitaplarının yer aldığı dini kaynaklar, seyahatnameler ve ansiklopedik edebi eserler, tarihî ve coğrafî kaynaklar ile diğerleri olarak dört ana kısma ayırmak mümkündür.4

Türklerin Adı ve Soyu

Doğu ve batı kaynaklarında "Türk" adının nereden geldiği ve Türk soyunun nereye dayandığı konusu üzerinde uzunca durulmuştur. Klasik dönem Arap yazarları da bu konuyu değişik açılardan ele almıştır. Örneğin Câhiz, Türklere Türk adının verilmesi konusunda şunları aktarmaktadır: "İskender Zulkarneyn taaarruz etmeye cesaret edemediği Türkleri, "onları bırakın"5 demesi neticesinde Türk adını alan milleti sen ne zannediyorsun?"6 Câhız'ın bu açıklamasının bilimsel bir yanı bulunmamaktadır. Diğer taraftan Kaşgarlı Mahmud, hadis olduğunu ifade ettiği bir söze dayanarak, Türk adının Allah tarafından Türklere verildiğini belirtmektedir.7

İslâmi dönemin başlangıcından itibaren Türk terimi, Müslüman olmayan kafir Türkler için kullanılmıştır. Türk kavramına yüklenen bu anlam sebebiyle, Arapça kaynaklarda Türklerin soyu, adetleri, yaşadıkları yerler hakkında doğru olmayan, abartılı ve olumsuz bilgiler aktarılmıştır.

Türklerin soyu, hangi nesilden geldiği konusu Arapça kaynaklarda, daha çok Hz. Nuh'un oğulları ile ilgili bilgiler verilirken ele alınmıştır. Örneğin Arap tarihçilerinden Taberi Tarih'inde Hz. Nuh'un oğlu Yâfes'in Türklerin atası ve Ye'cuc-Me'cuc kavminin Türklerin amca oğulları olduğunu kaydetmektedir.8 Hz. Peygamberin hadislerinde kıyamet belirtilerinden kabul edilen Ye'cuc ve Me'cuc kavminin Çinliler olduğunu farzeden bazı Arap müellifler, onlara yakın topraklarda yaşayan Türkleri de Ye'cuc ve Me'cuc'un akrabaları kabul etmişlerdir. Bunun sonucunda Türklere karşı olumsuz bir kanaat oluşmuştur. Türklerin Yecuc-Me'cuc ile akraba olduğu, hatta bizzat bu toplumun Türkler olduğu tefsir kitaplarına dahi girmiştir.9

Türk adına ilişkin Arapça kaynaklarda İran menşeli bir takım rivayetlere rastlanmaktadır. Bunlara göre Türk adı Hükümdar Feridun (Thraetaona)'un oğlu Turac ve Tûr'dan geldiği şeklinde rivayetler bulunmaktadır.10

Türklerin soyunun nereden geldiğine ilişkin bir rivayette şöyle denmektedir. "İbrahim Peygamberin çocukları şunlardır: Ummmu'l-veled olan Hacer'den doğan İsmail, Lâban b. Başvil, Sâra'dan doğan İshak, diğerleri yani Medyen, Mâdun, Yahşan, Zimrun, Aşbuk ise asıl Araplardan olan Kantûra bint Maftûn'dan doğmuştur. İbrahim bunlardan Madun, Aşbuk ve Şuh'u doğuya gönderdi, Bu üçü Horasan'a yerleşti, orada evlat edindiler. Horasan Türkleri bunlardır."11

Hz. Peygambere atfedilen ve hadisi olduğu söylenen kimi sözlere dayanılarak Türklerin Kantûrâ ailesine mensup olduğu belirtilmektedir. Bazı lügatler ve tarih kaynaklarında Kantûrâ ailesinin, Türkleri, Deylemleri, Oğuzları ve Moğolları kapsadığı,12 Kantûra'nın Hz. İbrahim'in cariyesi olduğunu belirtmektedir.13 Başka kaynaklarda ise Kantûrâ'nın bir Türk hükümdarının kızı olduğu ve Hz. İbrahim'in bununla evlendiği kaydedilmektedir.14

Arapça kaynaklar Türklerle birlikte, Hazar ve Deylem adlı kavimleri zikretmektedir.15 Daha iyi görmek için gözünü kısmak anlamındaki Hazara fiilinden türeyen Hazar kelimesi kısık gölü insanlara verilen Arapça bir terimdir.16 Türklerle birlikte zikredilen diğer kavim Deylemlerin, Türklerin ırkından geldiği belirtilmekte,17 atasözlerinde ise her iki toplumda birlikte anılmakta ve sert kalpli ve acımasız kişileri temsil etmektedir.

Tâcu'l-Arûs dışında Arapça eski lügatler Türk lafzı üzerinde geniş açıklamalar yapmamaktadır. Lisanu'l-Arab'da "Türkler Deylem diye de anılan bilinen bir topluluktur"18 ifadesini kullanırken Tâcu'l-Arûs daha kapsamlı açıklama yapmakta ve "Türk bir ırkın adıdır. Tekili Rum ve Rûmî "Zenc" ve "Zencî"deki gibi "Türkî", çoğulu "Etrâk"dır. Onların Deylemler oldukları, Tatarların da onların soyundan olduğu söylenir. Kimileri de onların Hz. İbrahim'in neslinden olan Kantûrâ oğulları olduğunu söylerler. Bilinen Nuh'un oğlu Yâfes'in neslinden olduğudur. Suyutî'nin et-Teşvîh'inde onların Tubbe' kavminden olduğunu söyler. 0 devamla "Hadiste Türkler size dokunmadıkça onları rahat bırakın" denilmiştir. Ben de en-Nassâbat en-Nemerî ile İbnu'l-Cevvâni'nin mukaddimesinde belirttikleri gibi, onların Yâfes'in oğullarından olduğunu söylerim"19 demektedir.

Türklerin soyu ve adına ilişkin Arapça kaynaklarda yer alan yukarıda aktardığımız bu değerlendirmelerin tarihi gerçekler ve ilmi ölçülerle uyuştuğunu söylemek mümkün değildir. Ayrıca bu tespitler hem son arkeolojik araştırmalar ve kültür tarihi incelemelerine aykırı hem de lisaniyât bakımından bunların doğrulukları ispatlanmamıştır. 20

Türklerin Yaşadıkları Yerler

Orta Asya'daki anayurtlarından dünyanın diğer bölgelerine, zaman içersinde yaptıkları sürekli göçler, Türklerin çok geniş bir coğrafi alan içersinde yaşadığına işaret etmektedir. Bu sebeple her dönemde ve ayrı yerlerde Türk topluluklarına rastlamak mümkündür. Arapça kaynaklarda, özellikle İslâm coğrafyacılarının eserlerinde Türklerin yaşadıkları bölgelere sıkça atıflar yapılmıştır. Türklerden bahseden Arapça kaynaklar onların Macaristan, Bulgaristan, Karadeniz, Kafkasya-Cürcan-Mavaraünnehr (Aşağı Türkistan), Tibet ve Çin ülkeleri ile, buranın kuzeyinde kalan bölgelerde yaşadıklarını kaydetmektedir. Bu geniş coğrafya içinde, başka topluluklar da yaşamasına karşın, burada yaşayanların hemen hepsi Türk kabul edilmişlerdir. Hatta Ruslar, Slavlar ve Moğol istilasına kadar Moğollar dahi Türk kabul edilmiştir. M.Ö. VII. yüzyılda, Türk kavimlerine mensup çeşitli topluluklar Derbend yoluyla Kafkasların kuzeyinden Azerbaycan'a yerleşmişlerdir. Bu sebeple Derbend'e "Türk Kapısı/babu'l-ebvâb" denmektedir.21 O dönemden itibaren Kuzey Azerbaycan'da kalabalık bir Türk nüfusu yaşamaya başlamıştır.22 Diğer yandan Tabaristan, Curcan bölgelerinde, Ağaçeri, Sûli ve Yazar Türkleri bulunmaktadır. Enûşirevan bu toplulukların direnmesini önlemek için bir kısmını Azerbaycan'a tehcir etmiştir.23

Maveraünnehr'in her iki tarafında özellikle doğu kısmında Şâş, İlâk ve Fergana'da çoğunlukta bulunan Türkler Fars menşeli kavimlerle yaşamıştır. O dönemlerde Afganistan-Huttal ile Hindistan arası ve Tibet'te Türk nüfusu bulunduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. Ayrıca Horasan civarında da Türklerin yaşadıkları aktarılmaktadır. Eski Arapça kaynaklardaki Horasan terimiyle, Horasan bölgesi, Ceyhun nehrinin batısındaki topraklarla beraber Sistan, Harezm ve Ceyhun'un ötesindeki Taraz'a kadar Maveraünnehr'deki İslâm toprakları kastedilmektedir.

Ceyhun'un ötesindeki topraklara Horasan'ın Haytal bölgesi adı verilir. Emevi ve Abbasiler döneminde Horasan valileri her iki bölgeye de valilik yapmıştır. Makdisî Horasan'ı Ceyhun'un ötesi ve berisi diye iki bölgeye ayırmakta, Ya'kubi de Horasan'ın her iki tarafı da "Türk cephesidir" ifadesiyle Harezm ve Mavareünnehr bölgelerini kastetmektedir.24 Bazı hadis kaynaklarını Türklerin Rumların kuzey ve doğusunda yaşadıkları kaydetmektedir ki, bu iç ve doğu Asya'yı içine alan bir bölgedir.25 Mesela bu bölgede bulunan Faryâb Türklerin yaşadığı şehirlerdendir.26

Türklerin geniş bir coğrafyada ve genellikle göçebe yaşaması bazı Arap coğrafyacılarını şaşırtmış ve 'onların yerinin yurdunun belli olmadığı' tarzında ifadeler kullanılmasına yol açmıştır. Halbuki, Türklerin yerleşik olmadıkları şeklinde kanaat sahibi Arap coğrafyacılarının eserlerinden Türklerin bir kısmının yerleşik hayat sürdürdükleri anlaşılmaktadır.

Türkleri Tanımlayan Şiirler ve Atasözleri

Arapça edebiyat ve tarih kaynaklarında Türkler hakkında şiirlere ve darbı mesellere rastlanmaktadır. Bunlar, Türk-Arap ilişkilerinin çok eskiye dayandığını, Arapların İslâm öncesi dönemde de Türklerden haberdar olduklarını göstermektedir. Diğer taraftan bunlar, Arapların Türkler hakkındaki kanaatlerini oluşturduğu temel malzemeler olması hasebiyle önemlidir.

Türklerle İlgili Şiirler

Arapça kaynaklarda, çeşitli vesilelerle Türkler hakkında söylenmiş pek çok şiire rastlanmaktadır.27 Bunların bir kısmı Türkleri olumlu olarak nitelerken, bir kısmında da onların menfi tarafları öne çıkarılmaktadır. Örneğin Kura'd-dayf gibi bazı şiir kaynaklarında Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Hemedan, İsfefhan, Cürcen, Taberistan, Horasan ve civarındaki bölge insanlarının kahramanlıklarını öven, güzelliklerini öne çıkaran şiirlerin yer aldığı geniş bölümler bulunmaktadır.28 Türkler hakkındaki şiirler, sadece edebiyat kaynaklarında değil, dinî ve tarihî kaynaklarda da yer almaktadır. Örneğin biyografi kitabı olan et-Tabakâtu's-Subkî'de Türklerin kahramanlıklarının övüldüğü şiirlere rastlamaktayız.29

A. Türklerin Kahramanlık ve Savaşçılık Yönlerini Anlatan Şiirler

Hicri III-VI. yüzyılları kapsayan dönemde sevilmemesine rağmen, Türklerin kahramanlık ve savaşçılığını ifade eden Arapça şiirler söylenmiştir. Bu şiirlerde, Türklerin savaşlarda Araplar karşısında gösterdikleri kahramanlık dile getirilmekte, güçlü savaşçı olmaları övülmektedir. Türklerin yönetimi altındaki pek çok Arap şairin de övgü dolu şiirler söylediği görülmektedir.

Belh'e yaptıkları hücumlarda Türkler karşısında başarısız olan Arapları bir şiirinde eleştiren el-Kadı Ebu'l-Fadl Ahmed b. Muhammed er-Reşîdî (er-Ruşeydî) el-Levkeri Arapların Türkler karşısında, sanki sarhoş gibi olup şaşkına döndüklerini, suçsuz ve en iyileri Belh'te Türklere esir verdiklerini, Müslümanları korkudan kaçıranların sanki mecûsî, yahudi veya hiristiyan olduklarını ifade ettikten sonra "sanki Türkler aşırı korkudan yavru kuş olan Araplar karşısında şahindirler" demektedir.30

Araplar içinde Türkleri öven ilk şiiri yazan İbnu'r-Rûmî, bir şiirinde Türkleri övmekte, onların sebat eden bir aslan, demirden bir set olduğunu belirtmekte, karşılarına çıkan düşmanları saldıkları yalım ateşle geri püskürttüklerini anlatmakta ve "Onlar, düşman karşısına çıktıklarında gözleri küçük, şahsiyetleri büyük yeryüzünün hükümdarlarıdır" demektedir.31

Türklerin müspet taraflarını öne çıkaran Arapça şiirleri sadece Araplar söylememiştir. Türk olup da Arapça şiir söyleyerek toplumunu öven ve yücelten Türk şairler de vardır. Örneğin Halife Me'mun döneminde Beytu'l-Hikme'nin müdürü olan el-Kutbî'nin yanında çalışan Türk gencinin söylediği şiir gayet derin anlamlar ve önemli mesajlar içermektedir. El-Kutbi'nin Arap, Fars, Rum ve Türk dört yardımcısı vardır. Bir gün herkes kendi milletini övmek için şiir söyler. Türk genci ise Arap, Fars ve Rum gençlerinden çok daha anlamlar içeren şiirinde şöyle demektedir: "Farslar, Rumlar ve Araplarda olduğu gibi kimse Türklere hakim olamamış ve kimse ülkelerini ele geçirmemiştir. Türklerin diğer toplumlara üstün olmasının sebebi budur ve bunu inatçı, kıskanç ve bilgisi olmayanın dışında inkar edecek yoktur."32 Türk milletinin diğer milletler gibi, başka devletlerin hakimiyeti altına girmediğini ifade eden bu sözlere mecliste bulunan herkes hayret etmiş ve Türk gencini tebrik etmişlerdir.

B. Türklerin Güzelliğini Öne Çıkaran Şiirler

Arap şairlerin bir kısmı güzellik konusunda Türkleri örnek göstermişler, sevgililerini Türk güzelleriyle mukayese etmişlerdir. Türk güzellerine aşık olan bazı şairler onlar için gazeller yazmışlardır.

Ebu'l-Berekât Ali b. el-Hüseyin el-Alevî Türklerle ilgili bir şiirinde, onları güzellik bakımından Yusuf ve Belkis'a benzetmekte, onların güzelliğini Şeytan'ın fitnesi olduğunu ifade etmekte ve "bana yaklaşmayın, sizin kişiye yakın olmanız dininin helak olmasına sebep olur" demektedir.33 Yine bir başka şiirde, şair sevgilisini güzellik bakımından ceylanlar gibi kabul ettiği Türklere benzetmekte, onun Türkler gibi gülümseme ve işvesinin tatlı olduğundan söz etmektedir.34

Ebu Ali el-Hasan b. Muhammed ed-Daymî de aslana, ceylana, aya ve güneşe benzettiği Türklerin hakkında bir şiirinde şöyle demektedir: "Şu gördüğüm güzel aslan mı, ceylan mı yoksa insan mıdır? Ya da o Türk kıyafetli bir ay mı güneş midir? Gerçekten ben onu tanımlamada şaşırdım, kaldım"35

Edebiyat kaynakları Türklerin güzelliğini aktaran şiirlerle doludur. Bunlarda Türklerin güzelliği örnek gösterilir.36 Şairler sevdiklerine Türk miski benzetmesi yaparlar.37 Ayrıca sevgililer ahu ve ceylana benzetilen Türklerle kıyaslanır.38 Bütün bunlar Türklerin güzel yüzlü ve cazibeli olduğunu göstermektedir.

C. Türkleri Kötüleyen Şiirler

Türklere dolaylı işaret eden şiirler genellikle Türklerle savaşa katılanlarla ilgidir. Bu savaşlarda kahramanlık yapanları övmek, korkakları yermek için şiirler inşat edilmiştir. Bazen de bu savaşlarda ölenlerin arkasından mersiyeler söylenmiştir. Bunlardan birine örnek olarak Emevi dönemi şairlerinden Şemerdel b. Şureyk'in iki kardeşinin de Türk bölgelerindeki savaşlarda ölmesi üzerine söylediği mersiye verilebilir. İbn Şureyk Kardeşleri Hakem, Vâil ve Kudâme ile birlikte Veki' b. Seved komutasında Horasan'a fetih için girmiştir. Vâil Türk, Kudâme İran, Hakem'de Sicistan bölgesine gitmiştir. Kudame ve Vâil'in öldükleri haberi gelince bu mersiyeyi yazmıştır. Burada, kardeşlerinin daha önce Türklerden başka kaimlerle karşılaştığını, ancak kahramanlığıyla onları şaşırttığını, ancak bu defa hayatın acısını tattırdığını, gözyaşlarının üzüntüsünü geçecek kadar çok hızlı aktığını, teselli olmasaydı bir an bile yaşayamayacağını anlatır.39

D. Türk Şehirleri İçin Yazılmış Şiirler

Kimi Arap şairleri sevgililerine şiir yazarken, niteliklerini bildikleri Türk şehirleriyle kıyaslamaktadır. Türk bölgelerindeki bazı şehirlere atıf yapılan şiirde o şehrin niteliğine göre şiir söylenmektedir. Örneğin şair Handah b. Handah şiirinde Sûl şehrinin uzun gecelerine benzetme yapılarak uzun gecelerin bir türlü bitmediğine dikkat çekmektedir.40

Atasözleri ve Vecizeler

Türkler hakkındaki atasözlerinin sayısı fazla değildir. Bunlar Memcâu'l-emsâl'da ve bazı edebiyat kitaplarında kayıtlıdır. Ayrıca bunların birkaçı da Câhız'ın Fadâilu'l-Etrak'ında bulunmaktadır. Bunlar tam anlamıyla atasözü kabul edilmese de, atasözü ya da vecize yerine kullanılan sözlerdir. Eski Arapça kaynaklarda Türklerle ilgili olarak kaydedilen diğer bilgiler darbı mesel/atasözleri başlığı altında toplanmaktadır. Bunlarda Türklerin güçlü, kahraman ve şiddet yanlısı bir toplum olduğu anlayışı hakimdir. Bu sözleri konularına göre a- çok zor ve şiddetli düşmanlığa işaret edenler,41 b-önemli bir iş yapanlar için söylenenler, c- Türkleri rahat bırakın anlamındaki ifadeler, d- gurur ve kibir anlamında kullanılan sözler e- vecizeler diye kısımlara ayırmak mümkündür.

A-Arapça kaynaklarda Türklerin sertliğine işaret eden, menfi anlamlı söz ve vecizeler bulunmaktadır. Bunlardan biri Hz Osman'ın Medine'de kuşatma altında iken, Abdullah b. Abbas'ın Mekke halkına yaptığı konuşma ile ilgili kullanılan bir ifadedir. Abdullah b. Abbas'ın konuşmasından duygulanan halkın "Türkler ve Deylemler bunu duysalardı mutlaka muslüman olurlardı"42 şeklindeki ifadesi atasözü haline gelmiş ve sert ve acımasız insanları belirtmek için kullanılmıştır. Araplar düşmanlıkları zor olanlar için kullandıkları darb-ı meselde "onlar mutlaka Türkler ve Deylemler'dir" demektedirler.43 Diğer yandan Câhız konuyla ilgili şu rivayeti aktarmaktadır: "Âliye bölgesinden bir adam, 'Ömer b. el Hattab, Ebu Zubeyd et-Tâi'yi aslanı tanımlamaktan men etmiştir. Zira bu, kalbin korkudan titreyişini ve helecanını artırır, cesur kimsenin kabini kırar. Halbuki Ömer'in kendisi, Türkleri Ebû Zubeyd'in aslanı tanımlamasından daha dehşetli tavsif etmiştir.' dedi"44 Önemli Hadis şerhlerinden Feyzu'l-Kadir'de Türklerin çok sert, acımasız ve vahşi olduklarına ilişkin "Türklerden uzaklaş! Zira seni severlerse yerler, kızarlarsa öldürürler"45 şeklinde gerçekten şaşırtıcı bir ifade yer almaktadır. İbn Hacer Türklerle yapılan savaşlar sonucu Horasan bölgesinde yaşayanları kastederek "haberin doğruluğu ortaya çıkmıştır" demiştir.46

B-Araplar önemli bir iş yapan kişileri ifade etmek üzere "Hakanın başını mı ele geçirdin?" ve "Sanki Hakanın başını getirdi" ifadelerini atasözü olarak kullanmaktadırlar.47 Bu sözde geçen "Hakan" Türk hükümdarlara verilen bir lakaptır. Türkleri yenmek hele hükümdarlarının başını getirmek neredeyse yapılamayacak kadar zor bir iştir. Zira Türkler güçlü ve kolay kolay yenilmeyen insanlardır. Onları yenerek Hakan'ın başını getiren büyük bir iş yapmış, imkansızı başarmıştır.

C-Türkleri kendi hallerine bırakmayı öngören atasözü niteliğindeki sözlere Hz Ömer'in Türkler için "Bunlar zararı çok, elde edilecek ganimeti az bir düşmandır" kullandığı ifadesi örnek verilebilir. Yine Hz Ömer bir başka ifadesinde "Yüzleri deriden kalkan, gözleri katır boncuğu gibi olan kavimden kaçının. Onlar size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayın" demektedir. Hz Ömer'in ifadesindeki yüzleri kalkan derili, katır boncuklu kişilerden Türkler kastedilmektedir. Ayrıca o bu sözleriyle Türklerle iyi geçinmeyi tembihlemektedir.

Öte yandan bazı Hadis şerhi eserlerinde Türklerle uğraşmamayı tavsiye eden ifadeler vardır. Zamahşeri, Arapların "Bırak bırak, Türklerle arkadaşlığı/onlara sataşmayı, düşmanlığı bırak"48 dediklerini ifade ederek ısrarlı bir biçimde Türklerden uzak durulmasını istemektedir.

Türklerle savaşıp onları yendiğini ifade eden valisinin mektubuna Yâfes'nin verdiği karşılık, Türklerin serbest bırakılması gereğine ve onlardan sakınıldığına işaret etmektedir. Yâfes valiye "Sana emrim gelinceye kadar onlarla savaşma. Ben Rasulullah'ın Türkler Araplara galip gelecek ve onları yavşan otların bittiği yere (Arap yarımadası) kadar takip edecekler dediğini duydum. İşte bu yüzden onlarla savaşmayı sevmiyorum".49 Bu ifadeden Muaviye'nin Türklerden korktuğu ve onların başına sıkıntı açmasından endişe ettiği anlaşılmaktadır.

D-Atasözü kitaplarında yer alan ve yukarıdaki sözden farklı bir lafızla zikredilen ve kibir, gurur ve büyüklüğe işaret eden diğer bir atasözü şudur: "Hakan'ın başını getirenden daha büyük ve güçlü." Bu atasözü ile ilgili olarak Mecmâu'l-emsâl ve Cemheretu'l-emsâl şu açıklamayı yapmaktadır: "Hakan Türk hükümdarlarına verilen bir lakaptır. Hakan bir gün Babu'l-Ebvâb tarafından çıkarak Ermeniye'ye saldırdı. Orada Hişam b. Abdulmalik'in valisi el-Cerrâh b. Abdullah'ı öldürdü, üzerine yürüdü. Büyük felaketlere sebep oldu. Bunun üzerine Hişam Sâid b. Amr el-Cerşî komutasında bir ordu gönderdi. Mesleme'de ordunun başındaydı. Sâid Hakanı mağlup etti, birliğini bozdu ve başını kesti ve Hişam'a gönderdi. Bu olay müslümanların kalplerini çok etkiledi. Bu büyük bir olay olarak anlatıldı Said'in ünü ve gururu arttı. Bu sözde kibir ve övünme konusunda atasözü olarak kullanıldı."50

E-Vecizelere örnek olarak Türklerle ilgili aktarılan sözler örnek olarak verilebilir. Örneğin, savaşla ilgili vecizeler aktarılırken şöyle denilmektedir: "Türklerin büyükleri komutanlık yapacak akıllı kimselerin hayvanların bir takım güzel özelliklerini taşımaları gerekir demişlerdir. Bunlar, horozun cesareti, Tavuğun araştırıcılığı Aslanın kalbi, Domuzun tahammülü, dayanıklılığı tilkinin kurnazlığı, köpeğin yaralara, acılara sabrı, Turna kuşunun muhafızlığı, gözeticiliği, kurdun hücumu, saldırısı, Ayının semizliği, şişmanlığı, ki bunlar zorluk ve sıkıntıya karşı güçlüdür." Bu ifadeler aynı zamanda Türklerin savaş ve komutanlık konusunda ehliyetli ve söz sahibi kimseler olduğuna işaret etmektedir.51

Arapça Kaynaklarda Türk-Arap İlişkileri

Arapların Câhiliye döneminden itibaren Türkleri tanıdığı, onlarla ilişkisi olduğu eski Arapça kaynaklardan anlaşılmaktadır. Ancak bu tanıma, Araplarla Türklerin doğrudan temas ettiği anlamına gelmemektedir. Bu kaynakların bir kısmı Türkleri olumsuz bir biçimde yansıtırken, kimi Avrupa kaynaklarında olduğu gibi onları korkulacak varlıklar olarak tanımlamışlardır. Bunun sebebi, medeniyet dünyasına yeni çıkan bir toplumun, kendini yüksek, diğerlerini düşük görmesi anlayışına dayanmaktadır. Pek çoğu da milliyetçi duygularla söylenmiş bu ifadeleri objektif kabul etmek mümkündür.

Kimi Câhiliye dönemi şiirlerindeki ifadeler52 ve Sasânî ordusunda Araplara karşı çarpışan Türklere dair rivayetler,53 Arapların İslâm'dan önceki dönemde de Türkleri tanıdığını göstermektedir. Çok seyrek olan doğrudan ilişkiler dışında, Arapların Türkler hakkındaki bilgileri, İpek yolunun uzun yıllar Türk kontrolünde olması ve Basra ve Medâin gibi dönemin ünlü ticaret merkezlerinde, Türklerle yakın ilişkisi bulunan İranlıların aktarmaları sonucunda elde ettiklerini söylemek mümkündür. Ayrıca Arabistan'da Türk çadırlarının kullanıldığı kaynaklar bildirmektedir.54 Bazen Hz. Peygamber bazen de sahâbilerin Türk çadırlarında itikafa girdiklerini kaydetmektedir.55

Arapça klasik tarih kitaplarından Taberi, Türklerle Arapların ilk karşılaşmalarının Ceyhun nehrini geçerek Maveraünnehrin iç kısımlarına ilerlemek isteyen Ahnef b. Kays komutasındaki Arap ordularının Türk Hakanı ile Mervu'd-Rud'daki 642'deki çatışmaları olduğunu kaydeder.56 Daha önce ilk Arap-Türk karşılaşmasının, İslamiyet'i ilk kabul edenlerle, köleler, mevlalar, İslam ordusuna asker olarak katılanlarla gerçekleştiğini söylemek mümkündür. Horasan valisi Ubeydullah b. Ziyad'ın Buhara'dan getirdiği ikibin okçu arasında Türklerin bulunması mümkündür. Ayrıca kaynakların,57 Ubeydullah'ın, Raşit et-Turkî isimli bir mevlasının olması bu ihtimali güçlendirmekte. olduğu gibi bu kanaati atasözlerine dahi geçen Türklerin ok atıcılığında uzman olmaları da desteklemektedir.

Arapların Türklerle savaşı hakkındaki bilgilere sadece tarih kaynaklarında değil hadis kaynaklarında da rastlamaktayız. Örneğin Mesleme n. Abdulmelik'in Türklerle savaşıyla ilgili şu rivayet Türk-Arap ilişkilerinin şekline de ışık tutmaktadır: "Zeyd b. Muhammed'den, Mesleme b. Abdulmelikle beraber Türklere karşı bir savaşta idim. Hakan'ın elçisi Mesleme'yi tehdit etti ve ona Ben Türk'üm diyerek bir mektup yazdı. Bunun üzerine Mesleme de Ben de Arab'ım, yani Kays'ım diye cevap yazdı."58

Arap-Türk ilişkilerinin Emeviler döneminde hayli sert geçmesinin ardından Abbasi döneminde, daha sıcak ilişkiler dönemi başlamıştır. Bu ilişkilerin artmasıyla birlikte İslam kültür dairesinin içine, yeni bir renk ve taze bir nefes olarak Türkler katılmıştır. Bu dönemde yetişen büyük Türk alimleri, Araplar nezdindeki Türk imajının olumluya dönüşmesine yardımcı olmuşlardır. Örneğin, hadis ve magazi alimi Ebû Mu'temir Suleyman b. Tarhan b. et-Teymî el-Basrî, Müfesir ve muhaddis olan Ebû Abdurrahman Abdullah b. el-Mubarek et-Turkî, Ebu İshak İbrahim b. el-Abbas M. B. Sul Tigin, Şâir Di'bel el-Huzâî gibi alimler eserleriyle ilim ve kültür hayatına önemli katkılar yapmıştır.59

Arapların Türklerle Savaşları

Arapların Türklerle yaptıkları savaşlar hakkındaki bilgilere eski tarih kaynakları genişçe yer vermektedir. Hz Ömer döneminden itibaren başlayan İran ve Türk bölgelerine yapılan seferlerde Türkler Arap ordularıyla karşılaşmıştır. Hz Osman ve sonraki Emevi idaresinde Türk bölgelerine yapılan seferlerin sayısı artmıştır. Taberi'nin Tarih'i, eş-Şeybâni'nin el-Kâmil'i, İbn Kesir'in el-Bidaye'si gibi Arapça tarih kaynaklarında genişçe Türklerle Arapların yaptıkları savaşlar genişçe yer almaktadır.60 Burada Arapça tarih ve coğrafya kaynaklarını telif edenlerin, büyük ölçüde milli duygularla, Türk-Arap ilişkilerini ve savaşları aşırı mübalağalı biçimde ve kendi lehlerine uygun olarak aktardıklarını ifade etmek gerekmektedir. Örneğin Horasan valisi Kuteybe b. Müslim etrafında büyük bir efsane oluşturulmuştur. Oysa Kuteybe Türk bölgelerine hücumlarında pek kolay zafer kazanmamıştır. Bu sebeple, VI-X. yüzyıl arasındaki Arap ilişkilerini incelerken sadece Arapça tarih kaynaklarıyla yetinmek sağlıklı sonuçlara ulaşmayı engelleyecektir. Bu durum Batılı araştırmacıların da dikkatinden kaçmamış ve konuyu çeşitli açılardan ele almışlardır. Arapça kaynaklardaki bilgileri Çin ve sınırlı sayıdaki Bizans kaynaklarıyla karşılaştıran bir kısım Batılı araştırmacılar, Arap tarihçilerin olayları nakletmede yetersiz olduklarını ifade etmektedirler.61 Önemli eksikliklerine ve Arap ordularının mağlubiyetlerini genellikle öne çıkarmalarına karşın, bir kısım tarihi kaynaklar, Arapların uğradıkları büyük yenilgileri aktarmışlardır. Hz. Osman döneminde, Abdurrahman b. Rebîa komutasındaki Arap ordusunun Türklere ağır mağlubiyeti ve Abdurrahman'ın şehit olması Arapları çok endişelendirmiştir. Hz. Osman dönemindeki Orta Asya'ya Arapların yaptığı birkaç sefer Türkler tarafından engellenmiştir. Bu ve diğer savaşlar Batılı tarihlerde de yer almaktadır. Sasâni, İrân ve Bizans ordularını mağlup eden Arapların Türklerin karşısında yenilgiye uğramalarını çağdaş batılı tarihçiler hayretle karşılamaktadır.62 Arap tarihçilerini tamamen reddetmek de doğru değildir. Aşırı mübalağaya rağmen Taberi ve İbnu'l-Esîr gibi klasik tarihçiler, Arapların yenilgilerinden de söz etmişlerdir.63

Hz Ömer döneminde Araplar, İran'ı fethinde, Horasan Türkleriyle karşılaşmışlardır. Hz Ömer döneminden Emevilerin yıkılışına kadarki süreç içerisinde Arapların Türklerle yaptığı savaşlar, Arapları olumsuz etkilemiş ve Türkleri "bir gün Arapların elinden hakimiyeti alacak, kafir oldukları için sonunda Allah'ın gazabına uğrayacak bir toplum" olarak tanımlamalarına yol açmıştır. Hz. Ömer'in de Türkler hakkındaki "Bu eziyeti çok ganimeti az güçlü bir düşmandır"64 sözü de bu anlayışın bir sonucudur. Hz Osman'dan sonra Muaviye, Yezid gibi Emevi hükümdarları ile Haccac, Huteybe b. Muslim gibi valilerin döneminde Türk bölgelerini ele geçirmek için zorlu savaşlar yapılmıştır. Bu savaşların çok zor geçtiği, binlerce kişinin öldüğü ve Arapların galip geldikleri savaşların ardından çok sayıda esirlerle ülkelerine dönmeleri dikkati çeken en önemli noktalardandır. Yine uydurma hadislerin daha çok Emevi döneminde ortaya çıktığı göz önüne alınırsa Türklerle ilgili olduğu söylenen hadislerin çıkış sebebini anlamak daha da kolaylaşır.

Yapılan savaşlarda Arapların Türklerden çok çekindikleri ve düşmanlık beslediklerine Ömer b. Abdülaziz döneminde geçen bir olay da ışık tutmaktadır. Ömer b. Abdülaziz diğer Emevi halifeleri içinde en çok adil ve gönlü merhamet dolu bir insandı. Arap-Türk ilişkilerini yumuşatabilmek ve Türkleri İslâm'a ısındırabilmek için, Türk bölgelerinden vergiyi kaldırmak, onlara hücum yapmamak gibi, pek çok barışçı çaba göstermiştir. Bir Arap orduları Türklerle yapılan savaştan pek çok esirle dönmüştür. Ömer b. Abdülaziz esirlerin öldürülmemesini, köle yapılmasını istemiştir. Bu emir üzerine esirleri getirenlerden birisi, 'ey Müminlerin emiri, eğer sen şu adamın savaşta müslümanları nasıl öldürdüğünü görseydin çok fazla ağlardın' deyince halife onun öldürmesine izin verdi ki, bu da onun öldürülmesine izin verdiği ilk esirdir.65

Kaynaklarda Arapların, Türk ve Rumları ortak düşmanları kabul ettiğine dair rivayetler vardır. Onlar düşmanları olan Türk ve Rumların yok olması için çalışırlar. Bu nedenle hadis kaynaklarında Türklerin yanı sıra Rumların da savaşacaklarına dair hadisler nakledilmiştir. Türklerle Rumların Arapların düşmanları olduğunu ifade eden şu rivayet hayli ilginçtir: Bazı Araplar yolda "Elif Lam Mim Türkler yeryüzünün en yakın yerinde mağlup oldular" şeklinde bir ayet okuyana rastladılar ve ona ayetteki lafız Türk değil Rum olacak deyince 'o da, Onların tümü düşmanımızdır. Allah onları yok etsin' diye cevap vermiştir.66

Arap askerleri kendilerini tümüyle dini bir savaş yapmaya inandırdıktan sonra Türklerle savaşa çıkarlardı. Bu konuda Hubeyb b. Mesleme'nin örneği ilginçtir. Türklerle pek çok defa savaş yapan Hubeyb yine bir savaşa gideceği sırada karısı nereye gittiğini ve nerede olacağını sorar. O da Tagut ve zalimlerle savaşmaya gittiğini söyleyerek buluşma yerinin, inşaaallah ya cennet ya da zalimlerin evleri olduğunu söyler. Karısı da ben her iki yere doğru geçeceğim' der. Hubeyb Türklerin evlerinin yanına geldiğinde karısını Türklerle savaşırken bulur.67

Arapların Türklerle yaptıkları savaşlar ve aldıkları yenilgiler, kaynaklardaki olumsuz kanaatlerin temel sebeplerinden biridir. Ancak daha sonraki yüzyıllarda, Abbasiler döneminde Arap-Türk ilişkilerinin savaşçı değil barışçı bir ortamda sürmesi, Abbasi ordusunda komutan ve asker düzeyinde pek çok Türkün görev alması, menfi kanaat ve bakışın değişmesini sağlamıştır. Özellikle Me'mun ve Mu'tasım döneminde hilafet ordusunun en mühim noktasını Türkler oluşturmuştur.68

Hz. Peygamber ve Türkler

Hz. Peygamber döneminde Türk Arap ilişiklerine baktığımızda çok net ve sağlam bilgiler vermek kolay değildir. Hz. Peygamberin Türkler hakkında bilgisi olduğuna işaret eden kimi rivayetler mevcut ise de, bunlar hadis eleştirmenlerince sağlam kabul edilmemektedir. Hadsiler dışında da Hz. Peygamberin Türkleri tanıdığına işaret eden olaylar vardır. Bunların en bilineni Hz. Peygamber Medine'yi savunmak için hendek kazılırken Türk çadırında oturması69 ve Türk çadırında itikafa girmesidir.70

Hz. Peygamber döneminde Arap yarımadasında Türklerin varlığına ilişkin kimi görüşler bulunmaktadır. Hz. Peygamber dönemi Medine'sinde, İranlı Selman, (Selman-ı Farisi) Bizanslı Suheyb (Suheyb-i Rûmî), Habeşistanlı Bilal (Bilal-i Habeşi) gibi Arap olmayan müslümanların varlığı kesin olarak bilinmekteyse de, bu dönemde Türk olduğuna işaret eden sağlam bir kaynak bulunmamaktadır. Ancak eski kaynaklarda, bölgeye köle olarak getirilen ve Türk hizmetkar, Türk köle tabirleri kullanılan ve Arapların hizmetinde olan Türklere dair haberlere rastlanmaktadır. Bazı tarihçiler Türkleri köle olarak Hz Osman'ın oğlu Said'in 674'deki kısa süreli Horasan valiliği dönemine Medine'ye geldiklerini ifade etmektedirler.71

Türkler Hakkındaki Hadisler

Türk-Arap ilişkilerini anlamada yardımcı olacak dinî kaynakların başında, hadis kitapları gelmektedir. Bu kitaplar Hz. Peygambere ait olduğu ileri sürülen ve çoğu da mevzu denilen, gerçek olmayan sözlerle doludur. Hz. Peygambere ait olduklarında şüpheler bulunsa da, Buhâri, Müslim Sünen'i Ebu Davud gibi güvenilir hadis kitaplarındaki hadisler ve diğer kitaplardaki hadisler, tarihî açıdan Türk-Arap ilişkilerini daha iyi anlamaya yardımcı olacak niteliktedir.72 Emeviler döneminde Arap ırkçılığını esas alarak, diğer toplumları aşağılayan, kötüleyen pek çok hadis uydurulmuştur.73 Türkler hakkında erken dönemden itibaren hadis uydurulduğu için, bunların bir kısmı güvenilir hadis kitaplarında da yer almıştır. Buna rağmen uydurma hadislerin çoğunluğu fiten ve melâhim adı verilen eserlerde yer almaktadır.74 Klasik dönem hadis tenkit kitaplarında, melahim ve fiten kitaplarında yer alan hadisler75 ile Türkleri, hadımları ve köleleri kötüleyen ve kınayan hadislerin uydurma olduğu ifade edilmektedir.76 Ancak, hadis ilmi bakımından sahih oldukları şüpheli olsa da, III. Hicri asırdan itibaren telif edilen hadis kaynaklarında yer alan bu rivayetleri aktarmak, o dönem Arap toplumunun Türklere bakışını ortaya koyacağından büyük önem taşımaktadır.

Bazı hadislerde Türklere savaş edilmemesi ve bunun olumsuz sonuçları konusunda müslümanlar uyarılmaktadır. Bu nedenle bazı hadis kitaplarındaki Türklerle ilgili hadisler "Türklerle Şavaş Bölümü"77 ile "Çarık Giyenlerle Savaş" başlıkları78 altında yer almıştır. Türklerle ilgili hadisler konusunda hadis kriteri yapan alimler fazla açıklama yapmamış ancak bu hadisleri, Hz Peygamberin geleceğe ilişkin haber verdiği bir mucizesi kabul etmişlerdir.79 Günümüzde de Türklerle ilgili hadisler konusunda çeşitli yerli ve yabancı araştırmalar yapılmıştır.80

Hadislerde Arap-Türk İlişkileri

Hz. Peygambere ait olduğu ifade edilen ve Türklerin Yâfes'in neslinden geldiği, Yecüc ve Me'cüc akrabalığı ile fiziki özellikleri aktarılan hadislerinden başka, Arap-Türk ilişkilerini etkileyen bir takım hadisleri de bulunmaktadır. Bunları konularına göre tasnif etmek mümkündür. Bu hadislerin bir kısmı Türklerle iyi geçinmeyi onlardan gelecek kötülüklerden kaçınmayı tavsiye ederken, bir kısmında Türkleri Kantûrâ oğulları olarak göstermekte ve onların bir gün Arapların yerlerini ve Irak'ı işgal edeceği bildirilmektedir. Bir başka grup hadislerde ise Araplarla Türklerin yapacakları savaşlar ve Türklerin Irak ve el-Cezire (yukarı Mezopotamya)'yı ele geçirecekleri aktarılır.

Türklerle savaşmayı kıyametin kopma işaretleri sayan, Türklerle savaşmadan kıyametin kopmayacağını bildiren hadisler ile Türklerin yönetimi Abbasilerden alacağını işaret eden hadisler de bulunmaktadır. Kaşgarlı Mahmud'un eserinde anlattığı ve Türkleri öven hadisleri olumlu hadisler grubuna katabiliriz. Türk-Arap ilişkilerini belirleyen bu hadislere çeşitli örnekler vermek yararlı olacaktır:

A- Araplara Türklerle iyi geçinmelerini tavsiye eden hadisler arasında, en meşhur olanı "Türkler size dokunmadıkça siz de Türklere dokunmayın" anlamındaki hadistir. Anlam aynı olmakla birlikte bu hadis, çeşitli lafızlarla rivayet edilmiştir.81 Örneğin bu hadis Ebu Davud'un Sünen'inde "Türkleri Savaşmaya Tahrik Etmeme" başlığında aktarılmaktadır.82 İbn Hassûl'un bu sözü Türklerin muteber bir millet olduğuna delil olarak yorumlaması ilginçtir.83

Bu konuyla ilgili bir başka rivayette şunlar aktarılmaktadır: "İbn Kal'a şöyle der: Bir gün Muaviye'nin yanında bulunuyordum. Ermenistan valisinden ona bir mektup geldi. Mektubu okuyunca kızdı ve katibini çağırdı. Ona mektubun cevabını şöyle yaz dedi. 'İdare ettiğin yerde Türkler yağma yaptıklarında, peşinden gidip aldıklarından bir kısmını kurtardığını belirtiyorsun. Anan seni kaybedesi! Bir daha böyle yapma, Onları herhangi bir şekilde harekete geçirme, aldıklarını kurtarmaya çalışma. Zira Peygamberden, onların yavşan otu biten yerlere kadar ulaşacaklarını duydum."84 Görüldüğü üzere bu rivayette Hz Peygamber, Araplara Türklerle iyi geçinmeyi öğütlemektedir.

Buna benzer diğer hadiste ise "Size dokunmadıkça, çökmüş olan kavme dokunmayın. Zira onlar yakında çıkacaklar, Fırat'a gelecekler. Öncüleri oradan su içecek en son gelen ise burada su vardı diyecektir."85 denilmektedir.

B- Türk-Arap ilişkilerine işaret eden ve Benû Kantûrâ olarak gösterilen Türklerin bir gün Arapların yerlerini ve Irak'ı işgal edeceği bildirilen kimi hadisler mevcuttur. Ebu Davud'un Sunen'inde aktarılan bir hadiste Hz. Peygamber şöyle demektedir: "Sizler şüphesiz güçlü bir kavimle (Türkler) savaşacaksınız. Onlar sizi üç defa sürüp kovalayacak ve sonunda size Arabistan yarımadasında yetişecekler. Birinci kovalamada, önlerinden kaçanlar kurtulacaklar, ikincisinde bir kısmınız kurtulacak, bir kısmınız helak olacak, üçüncüde ise kökleri kesilecek (kovalamaları bitecek) tir."86

Bu konuyla ilgili bir diğer hadiste, "ümmetimden bazıları Dicle denen ve üzerinde köprü bulunan bir nehrin yanında Basra adında bir düzlüğe inecekler. Bu şehrin ahalisi çoğalacak ve müslümanların şehri olacak. Son zamanlara doğru geniş yüzlü, küçük gözlü Kantûra Oğulları nehrin yanına gelecek, şehir halkı üç gruba ayrılacak bir kısmı öküzlerin peşine takılıp kırlara gidip helak olacaklar, bir kısmı kendi dertlerine düşüp kafir olacak, bir kısmı da çocuklarını arkalarına alıp onlarla savaşarak şehit olacaklardır"87 denilmektedir. Buna benzer diğer hadiste ise "Kantûrâ oğulları Basra denen bir yere gelip Dicle adındaki hurmalık bir nehrin kıyısına inecekler. Bunun üzerine halk üç kısma ayrılacak. Bir kısmı asıl kabilelerine gidip yok olacak, bir kısmı can derdine düşüp kafir olacak, bir kısmı da aile ve çocuklarının yardımıyla onlarla savaşacaklardır. Allah onlardan geri kalanları galip kılacaktır."88

Kantûra oğlu Türklerin Arapları Irak'tan çıkarmasıyla ilgili bir rivayette şöyledir: "Abdullah b. el-As 'pek yakında Kantûrâ oğulları sizi Irak'tan çıkaracak' dedi. Bunun üzerine 'sonra dönmeyecek miyiz' dedim. O da 'Bunu arzuluyor musunuz?' dedi. 'Evet' dedim. Bunun üzerine 'sonra döneceksiniz. Orada sizin için mutlu bir hayat olacak' dedi."89

Yine bu çerçevede daha uzun bir rivayette ise şöyle denmektedir: "Abdullah b. Amr'ın yanına gittik. 'Kimlerdensiniz' dedi. 'Iraklılardanız' dedik. Bunun üzerine 'Kendinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, Benû Kantûrâ sizi Sicistan ve Hırasan'dan önlerine katıp, Ubulla'ya ulaşıncaya kadar güçlü bir şeklide kovalayacaklar. Orada konaklayacaklar. Oradaki bütün hurmalara atlarını bağlayıp, sonra Basra halkına 'Ya memleketimizden çıkarsınız veya sizin üzerinize iner, saldırırız.' diye haber gönderecekler. Abdullah sözlerine şöyle devam etti. Üç kısma ayrılırlar. Bir kısmı Kufe'ye, bir kısmı Hicaz'a, bir kısmı da çöldeki Araplara katılırlar. Sonra Kantûrâ oğulları Basra'ya girerler. Orada bir sene kaldıktan sonra, Kufelilere haber gönderirler ve 'Ya memleketimizi bize bırakırsınız veya gelir sizin üzerinize ineriz, saldırırız' derler. Bunun üzerine şehir halkı üçe ayrılır. Bir kısmı Şam'a bir kısmı Hicaz'a, bir kısmı da çöldeki Araplara katılır. Irakta hiç kimse ne bir dirhem ne de bir fakir bulur. Allah'a yemin ederim ki bu üç defa tekrar edecek.' dedi."90

C- Arapların Türklerle mutlaka zorlu savaş yapacaklarına işaret eden bir rivayette şunlar denilmektedir. "Melâhim (zorlu, şiddetli ve kahramanca savaş) beştir. İkisi geçti. Kalan üçü de bu ümmette olacak. Türkler, Rumlar ve Deccâl ile olacak savaşlar. Ondan sonra başka bir melhame yoktur."91

D- Türklerle savaşmadan kıyametin kopmayacağını bildiren hadisler, diğer hadislere göre daha sağlam kaynaklarda yer almaktadır. Bunlar Buhâri ve Müslim'in Sahih'lerinde yer almaktadır.92 Bu tür hadislerde Türkler fitne olarak gösterilmektedir. Hatta bazı şerhlerde kıyamette önce ateş çıkması şeklindeki alameti, Türklerle yapılan savaş olduğunu söylemiştir.93

E- Türkleri öven ve Türk bölgelerinde uydurulduğu muhtemel olan ancak kimi müelliflerce hadis diye nitelendirilen üç tane söz bulunmaktadır ki bunların birinin Tabarânî'nin eserinde olduğu belirtilirken, diğer ikisi Kaşgarlı Mahmud'un kitabında bulunmaktadır. Tabarânî'nin aktardığı kaydedilen hadiste "Hafızlık on kısımdır. Dokuzu Türklere taksim edildi bir parçası diğer milletleredir."94

Kaşgarlı Mahmud'un hadis olarak naklettiği iki sözde ise şunlar aktarılmaktadır: "Benim bir ordum var ona Türk adını verdim ve doğuya yerleştirdim. Bir millete kızdım mı, bu orduyu onlara sürerim" ve "Kıyamet saatinin şartların zikretti ve son zamanın fitnelerinde, Oğuz Türklerinin çıkışı. Türklerin dilini öğrenin. Zira onların uzun sürecek hakimiyetleri olacaktır."95 Sahihli olduğu şüpheli olmasına karşın bu tür hadisler, Türklere, kendilerine dini meşrûiyyet sağlama konusunda zemin hazırlamıştır. Ayrıca bu tür hadislerin Türkleri yeni dine daha sıkı bağlanma konusunda teşvik edici bir rol üstlendiği söylenebilir.

Son grup dışındaki, yukarıdaki ifadelerde, Türkler saldırgan ve savaşçı bir toplum olarak gösterilmekte ve Arapları memleketlerinden sürüp çıkaracaklarını ifade etmektedir. Bu tür rivayetler sonucunda Arapların zihninde olumsuz bir Türk imajı oluşmuştur. Bu rivayetlerdeki olumsuz bakış, edebiyat ve tarih kitaplarında da görülmektedir. Ancak bunların sebebinin, o dönemde Emevilerin sürekli Türk bölgelerine hücumları ve bazen yenilmeleri olabilir. Zira bazı hadis şerhlerinde, yüzlerce ordusu olan Allah'ı inkar eden kafir Türklerin Horasan ve Maveraünnehr bölgelerindeki binlerce mümini katlettikleri şeklindeki ifadeler bu tespiti doğrulayacak niteliktedir.96 Diğer taraftan bazı eski dönem Arap yazarları bu hadisleri farklı şekilde yorumlamaktadır.

Örneğin Câhız, "Kantûrâ oğullarının Seddi (Çin Seddi) ve onların süvarilerinin Irak hurmalıklarını ne yapacakları hakkında size gelen haberleri duymuşsunuzdur. Bu hadsiler bütün insanları onlardan korkutmak için söylenmiştir. Şimdi ise onlar, İslâm'ın yardımcıları, kalabalık ordusu, halifelerin hâmileri, sığınakları, sağlam kalkanları ve dış gömleğin altındaki iç gömlekleri olmuştur (halifeler bu kadar yakındırlar.)" demektedir.97

Hadislerde ve Diğer Kaynaklarda Türklerin Fiziki Nitelikleri

Hz. Peygamber'e atfedilen çeşitli hadislerde, Türklerin simaları, çehreleri, göz, burun gibi fiziki özellikleri ve eşyalarına dair çeşitli bilgiler yer almaktadır. Hadislerdeki nitelemelerde Türklerin ırkî ve fizyolojik yapıları ile göçebe kültürünü yansıtan yaşam şekline dikkat çekilmektedir.

Konuyla ilgili, Amr b. Tağlib'den nakledilen bir hadiste Türklerle savaşmadan kıyametin kopmayacağı belirtilmekte ve Türklerin fiziki özellikleri şöyle sıralanmaktadır: "Kıyametin kopmasının şartlarından biri de kıldan yapılmış çarıklar giyen bir kavimle (Türkler) savaşmanızdır. Sizlerin geniş yuvarlak yüzlü, yüzleri (örs üzerinde döğülmüş ve) üzeri derilerle kaplanmış kalkanlar gibi bir kavimle (Türkler) savaşmanız kıyamet alametlerindendir."98 Ayrıca Ebu Hureyre'den nakledilen diğer bir hadiste de Hz Peygamber, "sizler küçük gözlü, kırmız benizli, yatık burunlu, çehreleri sanki örs üstünde döğülmüş ve üzeri derilerle kaplanmış kalkanlar gibi bir kavimle (Türkler) savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Sizler kıldan çarık giyen bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır" demektedir.99

Bu tür hadisler diğer bir önemli hadis kitabı Sahihu Müslim'de de yer almaktadır. Çoğunlukla Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği ve lafız ve muhteva bakımından Buhâri ile benzer olan bu hadisler beş adettir.100 Bu hadislerin yer aldığı bir başka eser, Ebu Davud'un Sünen'idir.101 Bu eserdeki dört hadisin ikisi Buhâri ve Müslim'deki hadislere benzemekle birlikte, diğer ikisi lafız ve muhteva bakımından bir ölçüde farklıdır. İbn Mace'nin Sunen'inde de biraz farklı bir ilave bulunmaktadır.102 Geniş yüzlü, küçük gözlü ve kıldan çarıklar giyen kavim konusu Hz. Peygamberin miraca çıkışıyla ilgili rivayetlerde de yer almaktadır.103 Türklerin soyu ile ilgili başlıkta sözü edilen Kantûra oğulları ifadesi kimi hadislerde yer almaktadır.

Türklerin fiziki özellikleri, göz ve derileri gibi bir takım fiziki özelliklerine dair sahabi sözleri de bulunmaktadır. Örneğin Hz. Ömer Türkleri katır boncuğu gibi gözlere sahip bir toplum olarak tanımlamaktadır.104 Yine Hz. Ömerle Türk bölgelerine sefer yapan komutanı Ahnef b. Kays arasındaki yazışmalar, o dönemde Arapların Türkler hakkındaki düşüncelerini kavramakta bize yardımcı olacak niteliktedir. Ahnef b. Kays Hz Ömer'e yazdığı bir mektubunda fetihler hakkında bilgi verdikten sonra, Ceyhun nehrini geçerek Türklerin oturdukları yerleri fetih için Hz. Ömer'den izin istemiştir. Ancak Hz. Ömer sahabelerle istişare yaptıktan sonra, Ahnef'in daha ileri, Türklerle meskun bölgelere gitmesine izin vermemiştir. Taberi'nin aktardığına göre Hz. Ömer şöyle demektedir: "Ceyhun nehrinin ötesine geçmeyin Nehrin beri tarafında kalınız. Horasan'a hangi şartlarda girdiğinizi iyi biliyorsunuz. Böylece zaferinizi sürdürmüş olursunuz. Nehrin öte tarafına geçmeyiniz, sonra darmadağın olursunuz."

Özetle gerek Hz. Peygamberin hadislerinde gerekse o dönem sahabilerinin anlayışlarına göre Türkler çekik gözlü, kırmızı benizli, değirmi ve geniş yüzlü yatık ve küçük burunlu bir toplumdur. Onlara dokunmak ve mücadele etmek, çoğu kez müslümanların yararına olmayacaktır.105

Türklerin fiziki özelliklerine diğer kaynaklarda yer vermektedir. Türkler hakkında övgü dolu bir eser yazan İbn Hassûl, Allah'ın Türkleri arslan suretinde, yüzlerini enli ve burunlarını basık yarattığını ifade etmektedir.106

Kaynaklarda Türklerin İnançları

Türklerin inançlarına gelince, eski kaynaklar onları onlar Allah'a inanmayan ve ateşi ilah kabul eden bir toplum olarak tanımlar.107 Türk bölgelerine giden İbn Fadlan Temim b. Bahr elçiler, Türklerin ateşe taptıklarından söz etmektedir. Temim b. Bahr Türklerin çoğunun mecusi inancına bağlı olduğunu ve ateşe taptıklarını, bazılarının Mâni dinine inanan zındıklar olduklarını belirtir. 108 İbn Fadlan ise onların hiçbir dinle ilgisi olmadıklarını, Allah'a inanmadıklarını akıllarına danışmadıklarını belirtir. İbn Fadlan bu konuda şunları aktarır:

"Büyüklerine erbab adını verirler. Bir istişare esnasında, reisine 'ey Rab şu meselede ne yapalım' diye sorar. Bir inanç olarak değil de, müslümanlara yaklaşmak için 'la ilahe illallah Muhmmedun Rasulullah' dediklerini duydum. Aralarında bir haksızlığa uğradığında veya hoşlanmadığı bir iş başına geldiğinde, başını göğe kaldırıp 'Bir Tanrı' der. Bu Türkçe 'billahi vahid' demektir. Zira "bir" "vahid" ve "Tanrı"da Türk dilinde Allah anlamına gelir."109

Türklerin Müslüman olmasıyla ilgili aşağıda Arapça eski kaynaklardan aktaracağımız bilgi hayli ilginçtir ve onların İslâm'ı kabul sürecini daha iyi anlamaya yardımcı olacak niteliktedir.

Şu ilginç bilgi bulunmaktadır: Emevi Halifesi Hişam b. Abdulmelik Türk Hakanı'na İslâm'a davet için elçi gönderilir. Elçi Hakan'ın yanına geldiğinde, Hakan atının eğeriyle uğraşmaktadır. Elçi ona, bütün tebasıyla İslâm'ı kabul etmesi teklifini yapar. Hakan'ın, 'İslâm nedir?' sorusuna elçi İslâm'ın şartlarını anlatarak cevap verir. Hakan birkaç gün elçiye cevap vermez. Daha sonra Hakan, on komutanı ile birlikte elçiyi yüksek bir tepenin üzerine götürür. Komutanlarına askerleri toplamasını emreder. Her bir komutan kendine bağlı on bin silahli askeri vadiye getirir. Vadide yüz bin silahlı asker sıralanır. Hakan bu askerleri göstererek, "hükümdara bunların ne ayakkabıcı, ne terzi olmadığını bildir. Müslüman olur, İslâm'ın şartlarına uyarlarsa nereden yiyecekler."110 Hakan'ın Türklerin savaşla ve avcılıkla geçinen bir toplum olduğuna işaret eden ve Müslüman olduklarında aç kalacaklarını ifade eden bu sözleri, Türklerin ilk dönemler İslâm'ı kabul etmeyişlerinin sebeplerini açıklamaktadır.

Türklerin Güçlü, Heybetli ve Zalim Oldukları

Araplar Türklerle savaş yapmak istememekte, onların gücünden ve sertliğinden çekinmekteydiler. Bu yüzden Türklerle karşı karşıya kalmak istememişlerdir. Câhız'ın, Arapların Türklere, Türklerin Rumlara, Rumların da Araplara karşı koyamayacağına ilişkin aktardığı rivayet bu türdendir.111

İstahrî ve diğer İslâm coğrafya kaynaklarında Türklerin diğer ırklara göre kuvvet, cesaret ve atılganlıkta üstün oldukları kaydedilmektedir.112

Türkleri sert ve acımasız bir toplum olarak tanımlayan kimi Arapça kaynaklar, aynı zamanda onları kalpleri korkutan güçlü bir toplum olarak da nitelemektedir. Nitekim Câhız'ın aktardığı bir şiirde, "Arap ordularının kalplerini Türkler kadar korkutup titreten bir toplum yoktur." denilmektedir.113

Bazı şairler Türklerin Arap kabilelerine saldırdığını ve Arap bölgelerini yağmalamaları konusunu işleyen şiirler yazmıştır.114 Yine Emevi dönemi şairlerinden Sabit b. Ka'b'ın Türklerle savaşırken gözünü kaybettiğinden bahsedilir.115 Sabit b. Ka'b, Muslim b. Kuteybe'yi Türklerle yaptığı savaşta yenildiğinden dolayı kınamış ve bir şiirle hicvetmiştir.116

Arapça Coğrafya Kaynakları ve Türkler

İslâm dünyasındaki coğrafyacılarda haritacılık, coğrafya edebiyatı kadar gelişmemiştir. Buna rağmen, İdrisi'nin XII. yüzyılda yaptığı eski çağlara kıyasla gerçeğe daha yakın olan haritası gibi dönemlerini aşan iyi haritalar yapmışlardır. Kimi Arapça coğrafya kitaplarında öncelikle şehir ve ülkeleri anlatırlar ki buna "büldan coğrafyacılığı" denilir, kiminde de yollara önem verir ve bunlara "mesalik ve memalik" adını alır, kimi kitaplar da haritaya önem verirler, buna "suratul-ard" denir. Asıl önemli olan coğrafyacılık, fiziki coğrafyaya önem veren üçüncüsüdür. Arapça coğrafya kitaplarının çoğu İslâm dünyası coğrafyasına özel bir önem verir ve onun çevresindeki ülkeleri ise kısa bir şekilde anlatırlar. İdrisi'nin Avrupa hakkında fazla bilgi vermesine karşılık Çin'in başlı başına bir kıta olduğunu belirten Ebul Fida bu konudaki bilgilerin yetersiz olduğunu kaydetmektedir. Arapça eski coğrafya kaynakları arasında İstahri ve Ebu Ubeyd el-Bekri'nin el-Mesâlik ve'l-Memâlik'i, İbn Havkal'ın Suretu'l-Ard'ı, Yakut el-Hamevî'nin Mu'cemu'l-Buldân'ı, Ya'kubî ve İbnu'l-Fakih'in Kitabu'l-Buldân'ı, el-Makdisî'nin Ahsenu't-Tekâsim'i, Kazvinî'nin Âsâru'l-bilâd'ı, Mes'ûdî'nin Acâibu'd-Dünya'sı en çok tanınan eserlerdendir.

Arapça kaynaklarda coğrafi bölgeler, günümüz Türkçe'sinde kullanılan anlamından farklı olarak, "İklim" terimiyle aktarılmaktadır. Buna göre, günümüzde batı merkezli coğrafya anlayışından farklı olarak, ülkeler doğudan batıya doğru sırlanmakta ve Ekvator'dan Kuzey Kutbu'na doğru yedi iklime ayrılmaktadır. Ekvator'dan dönenceye birinci iklim, dönenceden sonra ikinci iklim denilerek kuzeye doğru yedi iklim sıralanır. İslâm coğrafyacıları önce birinci en doğudakinden en batıdakine doğru anlatır. İbnu'l-Fakih, yedinci iklim olarak Türklerin bölgesini ele almıştır.117 Ancak bütün müellifler bu yöntemi takip etmemişlerdir. Sadece iklime göre anlatan coğrafyacılar bu planı izlerler. Bundan başka el-Makdisî gibi eserlerini bölgeye göre düzenleyenler de bulunmaktadır. O, Arap ve Acem ülkeleri diye dünyadaki ülkeleri iki bölgeye ayırmakta, Acem ülkelerinden Arap ülkelerinin dışındakileri kastetmektedir. O Dünya ülkeleri diye başladığı bölümüne önce kıblenin merkezini aktarmaktadır.118 Daha sonra Mekke, Medine, Bağdat Kûfe gibi Arap şehirleri yanı sıra Horasan, Belh ve Merv gibi Türklerin yaşadığı bölgeleri ele almaktadır.119

Arapça Kaynaklarda Türklerle İlgili Çeşitli Konular

İbn Hassûl Türklerin eti çok seven ve onu diğer bütün yiyecekleri tercih eden bir topluluk olarak tanımlar.120 Türkler, başka hiçbir tarafta olmayacak derecede çok sert ve karlı bir iklimde yaşadıklarından, kıldan yaptıkları ayakkabı ve elbiseleri giyerler.121 Türk bölgelerinin bahsedildiği kaynaklarda, bu bölgelerin gayet soğuk olduğu yazılmaktadır. Bu yüzden erkek ve kadınların yüzleri kalkan gibidir.122

Türklerin yaşam tarzı, göçebe mi yerleşik bir hayat mı sürdüklerine dair eski kaynaklarda bazı bilgiler vardır. Bu bilgilerden Türklerin genel olarak göçebe bir toplum oldukları savaş ve avcılıkla uğraştıkları anlaşılmaktadır. Ancak, Abbasilerin ilk yıllarında Uygurların sarayına elçi olarak giden Temim b. Bahr, yolda giderken çok güçlük çektiğini ve göçebe Türklerle karşılaştığını, ancak Hakan'ın şehrinde ziraat ve sanaatle meşgul olanlarla karşılaştığını aktarmaktadır. Elçinin aktardıklarından göçebe olmakla birlikte, bir kısım Türklerin yerleşik hayat sürdürdükleri anlaşılmaktadır.123

Taberi düşmanlarını idam ve yakalamak için Türklerin kement kullandığından söz eder.124 Türklerin oku ve okçuluğu Arap atasözlerinde kullanılan bir motiftir Diğer savaş aletleri arasında Hz Ali'nin kılıcı, Amr'ın samsası (hedefinden şaşmayan bir tür kılıç) ile birlikte türkün oku ifadesi de atasözü olarak kullanılmaktadır. Ayrıca Türk oku, Hind mızrağı, Deylemlerin bayrakları, Reylilerin temrenleri atasözlerinde kullanılmaktadır. Yine Türk okçuları içinde atasözü kullanılmıştır.125 Diğer yandan Ebû Ahmed Abdurrahman b. el-Fadl eş-Şîrâzi, bir şiirinde Türklerin iyi ok kullandığını ve atışlarının isabetli olduğunu kaydetmektedir.126

Türklerin hükümdarına "hakan" lakabı verilmekte127 hükümdar hanımlar için ise "Hatun" lakabı kullanılmaktadır. Kadın için kullanılan kadına toplumdaki verilen yüksek konuma de işaret eden "Hatun" terimi, Arapça edebiyat ve tarih kaynaklarında sıkça kullanılmaktadır.128 Kalkaşandi Türk hakanlarının kullandıkları lakaplardan ve isimlerinin sonuna veya başına aldıkları eklerden söz etmekte ve Menekliboga, Tagri, Berdi, Tayboga, Karaboga, Eydemir, Beydemir, Akkuş, Sancar Arslan gibi takı ve lakapları örnek vermektedir.129

Hediyeler ve süs eşyaları arasında Türk cariye vermek Araplar arasında bir gelenektir. Hükümdarların aralarındaki belli bazı hediyeler verilirdi. Türk hükümdarının hediyesi genellikle güzel bir cariye olurdu. Örneğin Hz. Süleyman'a verilen sekiz hediyeler arasında Türk melikinin hediyesi bir cariyesi de bulunmaktaydı.130

Miski giyim eşyası, halı kilim gibi ev eşyası gibi pek çok şey Türk bölgelerinden Arap bölgelerine getirildiği gibi, develer, atlar, şahin ve atmacalar da getirilmiştir. Bu atlar içinde Türk bölgesinde yetiştirilen Birzun cinsi atlar çok meşhurdu.131 Ancak Türk bölgesinin vahşi hayvanları küçüktür ve haşere ve sürüngen gibi bücekler Türk bölgesinde yaşamaz. Tahtadan yaptıkları kulübelerde yaşarlar ve bunları öküzlerin çektiği arabalarla bir yerden diğerine taşırlar. 132

Edebiyat kitaplarında Türk bölgelerinde yaşayan bir takım hayvanlardan da bahsedilir. Örneğin el-Müstazraf, fareye benzer bir hayvan olarak tanımladığı sincabın Türk bölgelerinde yaşadığını, insanı görünce kaçtığını, fare gibi güçlü bir algılamaya sahip olduğunu, derisi güzel olduğundan kürk yapıldığını aktarır.133 Ayrıca Mustazraf'ta Türk bölgelerinde yaşayan boynuzunda pek çok dalları olan geyiğe benzeyen bir başka hayvandan söz edilmektedir.134

Türklerin avcılık ve savaşlarla geçindiklerine ilişkin olarak el-Hamevî, şunları yazmaktadır. "Türklerin bir çocuğu olunca onu buluğa erişinceye kadar, bakar büyütür. Buluğa erince ona bir ok ve yay verdikten sonra evden çıkarır. Ona, 'her şey sana helal olsun, başının çaresine bak' diyerek bıraktığı çocuk, artık o evin halkından değil yabancı bir kimse gibi olur."135 Bu değerlendirmeye karşı, o dönemdeki tüm Türklerin bu şekilde davrandığını söylemek mümkün değildir. Zira bu gibi değerlendirmeler bir kişinin subjektif bakışını yansıttığı için pek kabul edilmemektedir.

Türk bölgelerine yapılan akınlar sonucunda binlerce köle Arap topraklarına getirilmiştir. Ali b. İsa Türk bölgelerine yaptığı bir savaşta kırk bin Türkü öldürmüş binlercesini de esir almıştı.136 Türk köleler hem güzellikleri hem de iyi ve sadakatle hizmet ettiğinden tercih edilmişlerdir.137 Bu sebeple diğer kölelere göre yüksek ücretle satılmışlardır. İbn Havkal Türk köleleri hakkında şunları kaydetmiştir: "En makbul köleler Türk ülkelerinden gelir. Yeryüzünde onların bir eşi yoktur. Değer ve güzellik bakımından kimse onlara yaklaşamaz. Horasan'da Türk köleler de cariyeler de üç bin dinara satılırlar. 138 Hükümdarları Türkleri özel muhafızları ve hizmetkarları yapmışlardır.139 Örneğin Ebu Osman Saîd et-Türkî, Abdullah b. Malik'e hizmet etmiştir. Öte yandan bazı kaynaklarda "Gulam Türkî" adı verilen bu genç kölelerin güzelliğini ve hizmet edişlerini öven şiirler yer almaktadır.140

Sonuç olarak, Câhiliye dönemi şiirleri ve Arapça eski kaynaklardan, Arap toplumunun çok eski dönemlerden itibaren Türkleri tanıdıkları ve onlar hakkında bilgi sahibi oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca Arapların Türk çadırı, oku, develeri ve atlarını kullanmaları, Türk köleleri satın almaları onların Türkler hakkında bilgi sahibi olduğunu göstermektedir. Bunların yanı sıra Türk bölgelerine giden Arap tüccarlar ve Arapların İran'la ilişkileri de Arapların Türkleri tanımasına ve onlarla ilgili pek çok fikir edinmelerine yol açmıştır. Ancak Araplarda Türkler hakkında oluşan bu fikirler genellikle müspet değildir.

Miladi VI ve X. yüzyıllar arasında telif edilen kimi Arapça kaynakların Türkleri olumsuz tanımlamalarının en önemli sebepleri arasında, Türklerin o dönemde henüz müslüman olmamaları bulunmaktadır. Daha sonraki yüzyıllarda telif edilen ancak bu çalışmada ele alınmayan Arapça kaynaklarda, müslüman olduktan sonra Türklerin İslâm'a hizmetlerini öven sayısız ifadeler bu tespiti doğrulamaktadır. Ayrıca, özellikle Emeviler döneminde Türk bölgelerini fetih için yapılan kanlı savaşlar da Arapların Türkleri kötü tanımalarına yol açmıştır. Bunun sonucunda bir kısmı hadis olarak aktarılan ve Türkleri kötüleyen pek çok ifade kaynaklarda yer almıştır. Kimi güvenilir hadis mecmûâlarında da yer alan bu hadisler, hadis ilmi açısından doğrulukları şüpheli olsa da, o dönem Arap toplumunun bakış açısını yansıttığı için önem taşımaktadır. Bu hadislerde, Türklerin kıyametin kopmasından önce geleceği bildirilen Ye'cüc ve Me'cüc toplumuyla ayni soydan geldikleri, atalarının Hz. Nuh'un oğlu Yâfes olduğu, bunlarla savaşmadan kıyametin kopmayacağı belirtilmektedir.

Türklere saldırmayı ve onlar dokunmadıkça onlarla uğraşmayı yasaklayan diğer hadisler de, Türklerin güçlü ve sakınılması gereken bir toplum olduğu şeklinde yorumlanabilir. Diğer tarihi ve edebi kaynaklarda yer alan Türklere bu olumsuz bakışın, hadisler bağlamında oluştuğunu söylemek mümkündür. Ancak Türklerin zalim, gaddar, kan dökücü, barbar, hatta birbirlerini dahi yiyebilecek bir toplum olarak yansıtılması doğru olmasa da, kaynaklarda yer alan bir vakıadır.

Bu olumsuz bakışa rağmen, Arapça eski kaynaklarda Türkleri müsbet gören ve öven ifadelere de rastlamak mümkündür. Özellikle edebiyat kitaplarında yer alan övgü şiirlerde Türklerin güzellikleri ve kahramanlıkları öne çıkarılmıştır. Bir yandan Abbasi halifelerin yanında İslam ve müslümanlar adına yaptıkları mücadele Türklerin haklarındaki bu olumsuz kanaatin ortadan kalkmasını kolaylaştırırken, diğer yandan Câhız, İbn Hassûl ve diğer Arap müellifler eserleriyle Türklerin faziletlerini anlatarak, onlar hakkında Arap toplumunda müspet bir kanaat oluşturmaya çalışmışlardır. Türk alimlerin İslam ilim ve medeniyetine yaptıkları büyük katkılar da, ilk yüzyıllarda, Türkler hakkındaki Araplarda oluşan olumsuz kanaatlerin izolesinde önemli rol oynamıştır.

Arapça eski kaynaklarda yer alan Türkler hakkındaki müspet ya da menfi kanaatlerin bilinmesi, geçmişimizi ve günümüzü daha iyi ve sağlıklı yorumlamaya imkan sağlayacağından önem arzetmektedir. Günümüzde yapılması gereken, kaynaklarda yer alan bu olumsuz kanaatleri, ne çok öne çıkararak Türk Arap birlikteliğini sarsmaya çalışmak, ne de hiçbir şey olmamış gibi konuyu tamamen olumlu ele alarak tarihte olanları göz ardı etmektir. Yapılacak olan Türklerle Arapların uzun yıllar ortak bir tarihi paylaştıklarını, aynı dine mensup olduklarını ve birbiriyle iç içe olan bir coğrafyada yaşadıklarının bilincini kaybetmeden, her iki toplumun yararına olan çabalar harcamalarıdır.

DİPNOTLAR

1 Arapların Türkler hakkındaki kanaatlerini ele alan çeşitli Türkçe çalışmalar yapılmıştır. Konuyu daha çok tarihi ve coğrafi açıdan ele alan bu çalışmaların eksik ve yetersiz olduğunu söylemek mümkündür. Bu konuda en yararlı çalışmaları, Ramazan Şeşen yapmıştır. Onun Türkler ve Araplar konusunu işleyen ve çalışmamızda yer yer atıfta bulunduğumuz çeşitli kitap ve makaleleri mevcuttur. Yine Şerafettin Yaltkaya ve Zekeriya Kitapçı'nın dipnotlarda işaret ettiğimiz çeşitli çalışmaları bulunmaktadır.

2 İbn Hassûl'un eseri için bkz. İbn Hassûl, Kitâbu Tafdîli'l-Etrâk alâ sâiri'l-ecnâd, (ter. ve nşr. Şerafettin Yaltkaya), TTK Belleten, IV/14-15, (1940), Türkçe tercüme s. 1-51, Arapça metin s. 235­266. Nazif Danışman Yaltkaya'nın tercümesini eleştirmiştir. Bkz. Nazif Danışman, "Prof Şerafettin Yaltkaya'nın Arapça'dan Tercüme Ettiği Bir Eser", İslâm Türk Ansiklopedisi Mecmuâsı, I/23, İstanbul (1941), s. 3-4; a. mlf. "Şerafettin Yaltkaya'nın Tercüme Hataları" a. e. , I/24 (1941), s. 3-4.

3 Câhız'ın eseri için bkz. el-Câhız, Ebu Osman Amr b. Bahr, Fadaılu'l-Etrak, Resailu'l-Câhız, Kahire 1964, s. 76. ; ay. mlf, Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri (Menakıb Cund el-Hilafe ve Fadailu'l-Etrak), (çev. Ramazan Şeşen) 2. bsk., Ankara 1988, s. 85.

4 Burada, bu bilgiler kaynak türlerine göre değil, konu başlıklarına göre sunulacaktır. Kaynaklara göre bilgi aktaran çalışmalar arasında Ramazan Şeşen'in İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara 1998, ile Zekeriya Kitapçı'nın Hz Peygamberin Hadislerinde Türkler, adlı çalışmaları dikkat çekmektedir.

5 Câhız, Ebû Osman Amr, Hilafeü Ordusunun Menkibeleri ve Türklerin Faziletleri, (ter. Ramazan Şeşen) 2. Bsk., Ankara 1988, s. 85.

6 Bu ve konuyla ilgili diğer hadisler için bkz. Mahmud el-Kaşgari, Divanu lugati't-Turk, (nşr. Kilisli Rıfat) Matbaa-i Âmire İstanbul 1333, I, 293-295; (diğ bsk. Çev. Besim Atalay) Ankara 1939, I, Giriş, XVII-XVIII.)

7 Taberi, Tarihu'l-umem ve'l-muluk, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1407, 1. Bsk. I, 124, 129, 130.; Batılı bazı kaynaklar Tevrat'ta adı geçen Yâfes'in torunu Togharma''nın Türklerin atası olduğunu belirmektedir. Bkz. J. V. Hammer'den naklen MEB. İslâm Ansiklopedisi, XII, -2, 142. Tevrat'taki konu ile ilgili yerler için bkz. Tekvin 5/32, 6/10, 7/13, 10/1.

8 el-Kurtûbî, Muhammed b. Ahmed Ebî Bekr., el-Cami li ahkâmi'l-Kur'ân, Dâru'ş-Şa'b, Kahire 1372, XI, 58.

9 Tur ve Turâ lafzının etimolojisi ve Türk adının bu lafızdan türediğine dair Arapça kaynaklar için bkz. el-Hamevî, Yakut b. Abdullah. Mu'cemu'l-Buldân, Dâru'l-Fikr, Beyrut trs., IV, 47; Taberî, Muhammed b. Cerîr., Tarihu'l-umem ve'l-Muluk, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1407, I, 30-131, 227­228, 269, el-Makdisî, Mutahhar b. Tâhir., el-Bid'u ve't-Târih, Mektebetü's-Sekafati'd-Diniyye, Kahire trs. III, 146; eş-Şeybânî, Muhammed b. Abdulvâhid, el-Kâmil fi't-Târih, (tah. Ebu'l-Fidâ Abdullah), Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1415/1995, I, 127. Z. V. Togan, "Türkler", MEB, İA. XII-2, 142; V. Minorsky, "Turan", MEB, İA. XII-2, 109, 142;.

10 Bu konudaki rivayetler ve Benû Kantûrâ için bkz. İbn Hazm ez-Zâhiri, Cemheratu ensâbi'l-Arab, (nşr. L. Provenal), Kahire 1948, V, 510; İbn anzûr, Lisanu'l-Arab ve Zebîdî, Tacu'l-Arûs, "Kantara" mad; İbn Habib, el-Muhabbar, Haydarabad 1942, s. 394; İbn Hassûl, "Tafdilul-Etrâk ala sâiri'l-ecnâd", (çev. Z. V. Togan) Belleten, IV, Ankara sy. 13 (1940) ilavesi, s. 35-38.

11 İbn Manzûr, Lisanu'l-Arab, ez-Zebîdî, Tacu'l-Arûs, Kantara/Kas mad. İbnu'l-Esîr, en- Nihâye, II, 279-280.

13 Aynî, Umdetu'l-Kâri, VI, 652; Ebû Zekeriyya Muhyiddin Yahya Hüseyin b. Hazm, Tehzîbu'l-esmâ ve'l-lugât, Dâru'l-Fikr, Beyrut 1996. I, 115; el-Munâvî, Muhammed Abdurraûf. Feyzu'l-kadîr şerhi'l-cami'is-sâgîr, Mısır 1356, I, 117. Azimâbâdî, Muhammed Şemsülhak, Avnu'l-ma'bûd şerhi sünen-i Ebi Dâvûd, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1415. XI, 282.

14 İbnu'l-İbrî, el-Muhtasar, Beyrut 1880, s. 23; Benû Kantûra hakkında Türkçe kaynak olarak bkz. İsmail Hami Danişment, Türklerle Hind Avrupalıların Menşe Birliği, İstanbul 1935, I, 150-154.

15 Deylem, İran'ın kuzeyinde Gîlân eyaletinin bir bölümünü teşkil eden, Hazar deniziyle Kazvin arasındaki dağlık bölgenin ve bu bölgede yaşayan kavmin adıdır. Deylem hakkında bkz. Ahmet Ateş, "Deylem", MEB. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993, III, 567-572; Tahsin Yazıcı "Deylem",

13 Diyanet İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1994, IX, 263-265. Hazarlar, VI-X. yüzyıllar arasında Karadeniz ile Kafkas dağlarının kuzeyinde ve İdli (Volga) nehri dolaylarında hüküm süren Türk devletinin adıdır. Geniş bilgi için bkz. Z. Velidi Togan, "Hazarlar" MEB. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993, V-1, 397­408; Ahmet Taşağil, "Hazarlar", Diyanet İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1998, XVII, 116-119.

16 Taberi, Tarih, I, 127

17 İ İbn Manzûr, Muhammed b. Mukererm, Lisânu'l-Arab, Dâr-Sâdır Beyrut trs, X, 406, İbn Hasul, "Tafdılu'l-Etrak ala sairi'l-ecnad" Belleten, IV, sayı 14-15'e ilave. s. 30-32; el-Muberred, el-Kamil fi'l-edeb, (nşr. Z. Mubarek ve A. Şakir), Kahire 1937, s. 1029.

18 İbn Manzûr, Lisânu'l-Arab, X, 406,

19 Zebîdî, Muhammed Murtaza, Tâcu'l-arûs min cevâhiri'l-Kâmus, Kahire 1306-1307, VIII, 342.

20 Z. Velidi Togan, "Türkler", MEB. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1988, XII-2, 142.

21 el-Kalkaşandî, Ahmed b. Ali, Subhu'l-a'şâ fî sinâati'l-inşâ, (nşr. Yusuf Ali Tavil), Dâru'l-Fikr, Dimeşk 1987, 1. bsk., VII, 301.

22 İbn Hişam, Kitabut-Ticân, Haydarabad bsk. s. 80, 402. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1946, 155, 159, 166. İA, "Azarbeycan", II, 97-100.

23 Taberi, Tarih, II, 243; ayrıca bkz. Togan, Türk Tarihi, 163, 165, 170.

24 El-Makdisî, Ahsenu't-Tekâsim fî ma'rifeti'l-ekâlim, (nşr. De Geoje), Leiden, 1877, s. 274­75, 283-85, 354; İbn Havkâl, Suretu'l-Ard, 19-23, 327-332, 353, 387, 396, 414.

25 Muhammed Şemsülhak Âbâdî, Avnu'l-ma'bûd şerhi sünen-i Ebi Dâvûd, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1415. XI, 268.

26 Azimâbâdî, Avnu'l-ma'bûd, IX, 136.

27 Burada şiirlerin tüm tercümelerini vermek yerine öne çıkardıkları niteliklerden söz edilecek, ancak ilgilenenler için Arapça metinleri verilecektir.

28 Bu bölümler için bkz. İbn Kays Abdullah b. Muhammed b, Ubeyd b. Sufyan, Kura'd-dayf (nşr, Abdullah b. Hamed el-Mansur), Dâru Edvâi's-Selef, Riyad 1997, V, 111-317.

29 Şerafettin Yaltkaya İbn Habbus (Aşir Ef. Ktp nr. 949) ve Zamahşeri (Aşir Ef. Ktp nr. 330) gibi daha çok Arapça yazma divanlardaki Enuştekin, Mubarek b. Şibl gibi Türkler hakkındaki övgü şiirlerini tercümeleriyle yayımlamıştır. Yaltkaya, "Türklere Dair Arapça Şiirler", Türkiyat Mecmûası, V, İstanbul (1936), 307-326.

30 el-Hakim en-Nîsâbûrî, Muhammed b. Abdullah, el-Müstedrek ala's-sahihayn, (nşr. Mustafa Abdulkadir Ata), Daru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1411/1990, 1. bsk. IV, 421.

31 es-Subkî, Ebu Nasr Abdulvehhâb, Tabakatu'ş-Şâfiiyyeti'l kubrâ, (nşr. Abdulfettâh Muhammed el-Hulv), Hicr li't-Tıbâa, el-Cîze 1992, 2. bsk., I, 312.

32 İbn Kays, Kura'd-dayf, IV, 485.

33 el-Hamevî, Takyuddin Ebu Bekr Ali b. Muhammed., Hizânetu'l-edeb ve gâyetu'l-erib, (nşr. Isâm Şuayb), Dâru Mektebeti'l-Hilâl, Beyrut 1986, 1. bsk. I, 280.

34 es-Seâlibî, Ebû Mansûr, Yetimetü'd-dahr fî mehâsini ehli'l-eş'âr, (nşr. Mufid M. Kumeyha), Beyrût 1403/1983, III, 223.

35 Hamevî, Hizane, I, 85.

36 Hamevî, Hizane, I, 80, II, 239.

37 Hamevî, Hizane, I, 80, II, 118, 169.

38 Ebu'l-Vefâ el-Uzayme, Divânu'l-Hamâse, Beyrut trs. I, 359:

39 el-Uzaymî, Hamase, II, 391.

40 Câhız, Menahkıb, 85.

41 Câhız, Fadaılu'l-Etrak. 76. ; ay. mlf, Menakıb, 85. el-Câhız, Ebu Osman Amr b. Bahr., el-Beyân ve't-Tebyîn, (nşr. Fevzî Utve), Dâru Sâ'b, Beyrut 1968, 1. bsk., I, 174.

42 Câhız, Menakıb, 85.

43 Câhız, Menâkıb, 73.

44 Munavî, Feyzu'l-kadîr, I, 117.

45 Munavî, Feyzu'l-kadîr, I, 117.

46 ez-Zamahşerî, Ebu'l-Kâsım Mahmûd b. Ömer, el-Musteksâ fî emsâli'l-Arab, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1987, 2. bsk., I, 10; Câhız, el-Ciddu ve'l-Hezel-Resâilu Câhız, (nşr. Abdusselam M. Harun), Kahire 1964, s. 111; Kitabu'l-kavl fi'l-bigal-Resâilu Câhız, (nşr. J. Pellat), Kahire 1964, 201.

47 Munavî, Feyzu'l-kadîr, I, 117.

48 el-Meydânî, Ebu'l-Fadl Ahmed b. Muhammed., Mecmau'l-emsâl, (nşr. Muhammed Muhyiddin Abdulhamid), Dâru'l-Ma'rife, Beyrut trs., I, 116; el-Askerî, Ebû Hilâl, Cemheretu'l-emsâl, (Muhammed Fadl İbrahim), Dâru'l-Fikr, Beyrut 1988, 2. bsk., I, 246.

49 el-İbşihî, Şihabudddin Muhammed b. Ahmed., el-Mustazraf fî kulli fennin mustazraf, (nşr. Mufîd Muhammed Kumayha), Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1986, 2. bsk., I, 464; el-Askerî, Ebû Hilâl, Cemheretu'l-emsâl, (Muhammed Fadl İbrahim), Dâru'l-Fikr, Beyrut 1988, 2. bsk. I, 330-31.

50 Şeşen, "Araplara Göre Türkler", 12.

51 Seâlibi, Gureru'l-muluki'l-Acem, Tahran 1369, IV, s. 169'dan naklen Kitapçı, "Hz Peygamberin Hadisleri ve Türkler", s. 421.

52 Taberi, Tarih, II, 92, V, 655, İbn Kesîr, İsmail b. Omer., el-Bidaye ve'n-nihâye, Mektebetu'l-Maarif, Beyrurt trs. IV, 99.

53 el-Vâsitî, Eslem b. Sehl Târihu Vâsıt, (Gergius Avvâd), Alemu'l-Kutub, Beyrut 1406, I, 75; el-İsbahânî, Ebû Nuaym Ahmed b. Abdullah, Hilyetu'l-evliyâ, Darul-Kitabi'l-Arabî, Beyrut 1405, 4. bsk., IV, 340.

56 Taberi, Tarih, Beyrut 1967, IV, 169.

57 Taberi, Tarih, II, 170.

58 İbn Ebî Şeybe, Musannaf, VI, 412, Hadis no: 32485.

59 Bu alimlerin hayatları, Tezibu't-tezhib, İbn Ebi Hatim el-Cerh, Hilyetu'l-Evliya, en-Nevevî, Tehzibu'l-esmâ ve'l-kuna, Tezkiretu't-huffâz gibi eserlerde anlatılmaktadır.

60 Konunun amacı dışına çıkmamak için bu savaşlara ve ayrıntılara burada yer verilmeyecektir. Ancak bu savaşlar hakkında Türkçe eserler için bkz. H. A. R. Gibb, Orta Asya'da Arap Futuhati, (ter. M. Hakkı), Türkiyat Enstitusü, İstanbul 1930; Yılmaz Öztuna, Türkler-Araplar-Yahudiler, Boğaziçi İstanbul 1989; Zekeriya Kitapçı, Türkistan'ın Araplar Tarafından Fethi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2000.

61 Hamilton Gibb, Orta Asya'da Arap Fütühatı, (tre. M. Hakkı) İstanbul 1930, s. 12-14.

62 Arap-Türk savaşlarını ele alan Batılı eserler için bkz. Sedilot, Historie generale des Arabes, Paris 1877, s. 146-147, 232-33; Marccel Granet, L'Islam et et la politique contemporaine, Paris 1927, s. 47 vd. ; Leon Cahun, Introdiction a 'histoire de l'Asie, Paris 1896, 136. ; Barthold, Histoire des Turcs d'Asie centerale, Paris 1945; Jean Paul Roux, La Tuurquie, Paris 1953, s. 69. Michael Kmosko'nun Türkiyat Mecmuâsı, İstanbul 1935 C. III, s. 133 vd.

63 Taberi, Sevre b. Ebu Bekr komutasındaki Arap ordularının Türkler tarafından hezimete uğratıldığını hissi ifadelerle aktarmaktadır. Tarih, III, 167.

64 Câhız, Hilafet Ordusunun Menkibeleri, 85. Câhız, Hz Ömerin sözünü, kinaye ile Türklere saldırmayı yasakladığı şeklinde yorumlamaktadır.

65 es-San'âni, Ebu Bekr Abdurrezzâk b. Hemmâm., Musannaf, (nşr. Habib Abdurrahman el-A'zamî), el-Mektebu'l-İslâmî, Beyrut 1403, 2. bsk., V, 205, No: 9392.

66 el-İbşihî, el-Mustazraf, II, 514.

67 Câhız, el-Beyan, I, 298.

68 Cahiz bu durumu ortaya koyduğu menakıbı cundul-hilafe ve fadâilu'l-Etrak adını verdiği eserini yazmıştır. Bu komutanlar hakkında Taberi tarihinde geniş bilgi vardır. Ayrıca Mu'tasım dönemini genişçe ele alan Hakkı Dursun Yıldız'ın doktora çalışması da hayli kapsamlı bilgiler aktarmaktadır.

69 Taberi, Tarih, II, 568.

70 Müslim, Sahih, İstanbul 1332, III, 171-172; Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi (ter. Ahmed Davudoğlu), İstanbul 1977, VI, 246; Buhari, Tecrid-i Sarih, (ter. Kamil Miras), Ankara 1969, VI, 320.

71 Zekeriya Kitapçı, "Arap Şehirlerine Yerleştirilen İlk Türkler", Turk Kültürü, Ankara sayı 112, Şubat (1972), s. 215. Zekeriya Kitapçı ünlü sahabi Ammar b. Yasir'in ailesinin aslının Türk olabileceği yolunda iyimser görüşlerin bulunduğunu belirtir. Bkz. Zekeriya Kitapçı, et-Turk fi müellefati'l-Câhız ve mekanetühüm fi tarihi'l-İslâmi, Beyrut 1972, s. 98.

72 Türkler hakkındaki hadislerin, tarihçiler tarafından tarihi olaylarla mukayeseler yapılıp, realist bir yaklaşımla ele alınmadığı ve bunların daha çok tarih nosyonundan uzak hadis şârihlerince yapıldığı, bu tür değerlendirmelerin Türklerin örf, adet ve sosyal yaşantıları hakkında akıl ve mantık dışı kimi bilgileri barındırdığı ifade edilmektedir. Bkz. Zekeriya Kitapçı, "Tarih Objektifinde Hz. Peygamberin Hadisleri ve Türkler", Belleten, XLVIII, Ankara, Temmuz Ekim (1984), s. 419.

73 Türklerden başka, Berberiler, Bizanslılar, ve Habeşliler gibi diğer toplumlar için çeşitli hadisler uydurulmuştur.

74 Bu eserlerin en meşhurları arasında; Ali el-Kâri, İbnu'l-Arrâk ve İbnu'l-Cevzi'nin el-Mevduât adlı eserleri, Suyûtî'nin el-Leâliu'l-Masnûa'sı, Şevkânî'nin el-Fevâidu'l-Mecmûa fî ahâdisi'l-mevdûa'sı gibi eserler meşhurdur. Fiten ve melahim konusundaki hadisler daha çok Sünen isimli hadis Mecmûâlarında yer almakla birlikte, bu konuda Nuaym b. Hammâd'ın Kitabu'l-Fiten'i, gibi müstakil eserler de hazırlanmıştır. Hadis kritiğinin yapıldığı mevdûât eserlerinde melâhim, fiten ve

63 kavimlere dair hadislerin, sahih hadis kriterlerine uymadığı ve sahih olmadığı belirtilmektedir. Bkz. Alî el-Kâri, Mevduât, el-Mektebetu'l-İslâmî, Beyrut 1406/1986, s. 382.

75 el-Aclûnî, İsmail b. Muhammed. Keşfu'l-Hafa ve Muzîlu'l-İlbâs ammâ iştehere mine'l-Ehâdisi ala elsineti'n-nâs, (tah. Ahmed el-Kalaş), Müessetu'r-Risale, Beyrut 1405, II, 545; Hatîb el-Bağdadî, Ahmed b Ali Sâbit., el-Câmi li Ahlâki'r-Râvi ve Âdabi's-Sâmi, (Muhammed et-Tahhân), Mektebetu'l-Meârif, Riyad 1403, II, 162-163, Alî el-Kâri, Mevduât, 442-443.

76 Muhammed b. Ebû Eyyûb ez-Zer'î., Nakdu'l-menkûl ve'l-miheku'l-mumeyyiz beyne'l-merdûd ve'l-makbûl, (tah. Hasan Suvey dân), Dâru'l-Kadirî, Beyrut 1411/1990, I, 89, Hadis no. 116. ; Muhammed b. Ebû Bekr el-Hanbelî, el-Menâru'l-munîf fi's-sahîhi ve'daîf, (tah. Abdulfettah Ebû Gudde), Mektebetu'l-Matbûâti'l-İslâmiyye, Haleb 1403, I, 101, Hadis no. 189.

77 "vK1}! |"1s +",".

78 "KhT}! Nâ~h1Üö âöI}! |"Üs N",".

79 en-Nevevî, Yahya b. Şeref., Sahihu Müslim bi şerhin-Nevevî, Beyrut trs. XVII, s. 38; Aynî, Umdetu'l-Kâr fî şerhi'l-Buhâri, İstanbul VI, s. 652.

80 Zekeriya Kitapçı Türklerle ilgili hadisleri genişçe ele alan çalışma yapmıştır. Ayrıca konuyu yüzeysel olarak ele alan diğer tarihçiler için bkz. Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, İstanbul 1976, s. 5; İ. Hakkı Danışment, Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur, İstanbul 1959, s. 139; Ramazan Şeşeşn, "Eski Araplara Göre Türkler", Türkiyat, İstanbul (1969), XV, s. 12-17. Konuyu ele alan yabancı araştırmacılar arasında, W. Barthold, Tarihu't-Turk fi Asya'l-Vusta, Kahire 1958, s. 85; Ahmed Emin, Fecru'l-İslâm, Kahire 1961, s. 213. sayılabilir.

81 Muhammed b. Abdulgani el-Bağdadî, et-Takyîd li ma'rifeti ruvati's-sunen ve'l-mesânid, (tah. Kemal Yusuf el-Hût), Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1407, I, 371. Bir çok kitapta yer alan bu ifadenin diğer rivayetlerinde "Zira onlar haşin tabiatlı kimselerdir" veya "Kantûrâ soyundan gelenler (Türkler) saltanat ve hilafeti ümmetimiz elinden alacaklardır" şeklinde ilaveler bulunmaktadır. Lafız olarak da yerine bazı rivayetlere lafzı kullanılmıştır.

82 Ebû Davud, Sunen, IV, 112.

83 İbn Hassûl, Tafdîli'l-Etrâk, Türkçe tercüme s. 21, Arapça metin s. 242.

84 Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî, El-Mu'cemu'l-kebîr (tah. Hamdi b. Abdulmecid), Mektebetu'l-Ulum, Musul, 2. bsk., 1404/1983, XIX, 385, Hadis no: 882; Nuaym b. Hammâd, Kitabu'l-Fiten, (tah. Semir Emin ez-Zuheyrî), Mektebetu't-Tevhid, Kahire 1412, 1. bsk. II, 682. Hadis no 1922

85 Nuaym b. Hammâd, Fiten, II, 680, Had. No. 1917; Bu tür diğer hadisler için bkz. Nuaym b. Hammâd, Fiten, II, 679, 682.

86 Ebû Davud, Sunen, IV, 113, Hadis no. 4305; Nuaym b. Hammad, el-Fiten, II, 677, Hadis no: 1908. İbn ebi Şeybe, Musannaf, Bu hadis Nuaym b. Hammad ve Buhari'nin şârihi Aynî tarafından "İşte onlar Türktür. Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Türkler atlarını müslüman mescitlerinin direklerine bağlayacaklardır". ilavesiyle aynen rivayet edilmiştir. Nuaym b. Hammâd, Kitabu'l-Fiten, II, 678.;.

87 Muhammed b. Habban b. Ahmed Ebû Hatim et-Temîmî, Sahihu İbn Hibbân, (tah. Şuayb el-Arnaût), Müessetur'r-Risâle, Beyrut 1414/1993, XV, 148, hadis no: 6748; Ali b. Ebî Bekr el-Heysemî, Mevâridu'zam'ân ilâ zevâidi İbn Hıbbân, (Muhammed Abdurrrezzâk Hamza), Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut trs., I, 463; hadis no: 1873.

88 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Müessetu'l-Kurtuba, Mısır trs., V, 40. İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekr Abdullah, el-Kitabu'l-Musannaf fi'l-Ehâdis ve'l-Âsâr, (Kemal Yusuf el-Hût), Mektebetü'r-Rüşd, Riyad 1409, VII, 467, Hadis no: 37351. Ebû Amr Osman Saîd el-Mukrî ed-Dânî, es-Sunanu'l-varide fi'l-fiten, (Dâullah b. MuhammedDâru'l-Asıme Riyad 1416, IV, 910.

89 İbn Ebî Şeybe, el-Musannaf, VII, 471, hadsi no: 37389.

90 Nuaym b. Hammâd, el-Fiten, II, 672, Hadis No 1906, II, 680-81. Hadis no. 1918 Benzer lafızlarla bkz. En-Nesâî, Ahmed b. Şuayb Abdurrahman, Sünenu'l-Kubra, (tah. Abdulgaffar Süleyman el-Bendârî), Dâru'l-Kurubi'l-İlmiyye, Beyrut 1411/1991, VI, 489, Hadis no: 11090; İbn Ebî Şeybe, Musannaf, VII, 476, 511. hadis no: 37351, 37638. İbn Ebî Şeybe'de Abdullah b. Amr'dan nakledilen farklı bir rivayetinde şöyle denmektedir: "Ey Basra halkı hazırlayın. Ne hazırlayalım dediler. Yiyecek ve içecek. Bugün en hayırlı mal develer, atlar ve güçlü katırlardır. Kişi onunla ailesini taşır ve üzerinde gider. Allah'a yemin ederim ki Kantûra oğulları sizi buradan çıkaracak." Kantûrâ oğulları kimdir dediler. O da Kitapta onu böyle buluyoruz. Nitelikleri ise Türklerin nitelikleridir. " İbn Ebî Şeybe, Musannaf, V, 482, hadis no: 37404.

91 Nuaym b. Hammâd, el-Fiten, II, 476, 548, Hadis no: 1339, 1538. Nuaym b. Hammâd'ın bir başka rivayetinde Türklerle savaşta ölenlerin Uhud'dakiler gibi şehit olduğu belirtilmektedir. el-Fiten, II, 471, Hadis no: 1325.

92 Bu hadislerin metin ve anlamları için bkz. dipnot 42-43.

93 el-Muavi, Feyzul-kadîr, III, 86.

94 İ. H. Danışment'in bildirdiği bu hadis, ne Tabarâni'nin el-Mu'cemu'l-Kebir'inde ne de diğer hadis kaynaklarında bulunmaktadır.

95 Kaşgarlı Mahmud, Divân, I, 291-293; I, 8.

97 Câhız, Menakıb, 85.

98 Buhari, Muhammed b. İsmail, Camiu's-Sahih, (tah. Mustafa Dîb el-Boga), Dâru İbn Kesîr, Beyrut 1407/1987 III, 1070. Hadis no. 2769.

99 Buhari, Sahih, III, 1070-1071.

100 Bu hadisler benzer lafız ve anlamda olduğu için burada lafız ve mealini vermek yerine yerlerine işaret edilecektir. Bkz. Müslim b. el-Haccac Ebu'l-Hüseyin, Sahihu Muslim, (tah. M. Fuad Abdulbakî), Dâru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî, Beyrut trs., IV, 2234, hadis no. 2912-2913. Bu tür hadisler pek çok muteber hadis Mecmûâlarında yer almasına rağmen, konunun sınırını aşmış olacağından bunların hiçbirine temas edilmeyecektir.

101 Ebu Davud'daki hadisler için bkz. Ebû Davud, Süleyman b. el-Eşâs. Sunenu Ebî Dâvud, (tah. Muhammed Muhyidin Abdulhamid), Dâru'l-Fikr, Beyrut trs. IV, 112-113. Hadis no. 4302-05.

102 İbn Mâce, Muhammed b. Yezid el-Kazvînî, Sunenu İbn Mâce, (tah. M. Fuad Abdulbaki), Dâru'l-Fikr, Beyrut trs. II, 1372, hadis no. 4099. Aynı lafızlar Türkler Bölümü altında Ahmed b. Ebî Bekr b. İsmail el-Ken'ânî, Misbâhu'z-Zücâce fî Zevâidi ibn Mâce, (tah. Muhammed el-Muntakî), Dâru'l-Arabiyye, Beyrut 1403, IV, 208. de zikredilmemektedir.

103 Ali b. Ebî Bekr el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid ve Menbau'l-Fevâid, Dâru'r-Reyyân, Kahire 1407, I, 72.

104 Nuaym b. Hammad, Kitabu'l-fiten, Atıf Ef. nr. 602, vrk. 122B.

105 Nevevî, Şerhu'n-Nevevî, XVIII, 36-37.

106 İbn Hassûl, Tafdîli'l-Etrâk Trk. terc, 15., Arp metin s. 245.

107 Munavî, Feyzu'l-kadîr, I, 117.

108 Hamevî, Mu'cem, II, 24,

109 İbn Fadlân, Risâletu İbn Fadlan fî vasfi'r-rıhle (nşr. Sâmi ed-Dehhân) Beyrut 1987, s. 122. -123; İbn Fadlan's Reiscbricht, (Alm. nşr. Z. Velidi Togan), Leipzig, 1939; "İbn Fadlan Seyahatnamesi", (çev. Lutfi Doğan), Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara III-1-2 (1954) s. 64; İbn Fadlan Seyahatnamesi, (çev. Ramazan Şeşen), İstanbul 1995,

110 Hamevî, Mu'cem, II, 24.

111 İstahrî, el-Mesâlik ve'l-Memâlik, (nşr. De Goeje), Leiden 1927, s. 290; İbn Havkal, Suretu'l-Ard, 387.

113 Câhız, Menâkıb, 86. .

114 İsfehâji, el-Agani, XIII, 89.

115 İsfehâji, el-Agani, XIV, 255.

116 İsfehâji, el-Agani, XIV, 265.

117 İbnu'l-Fakîh, Kitabu'l-Buldân, 6.

118 El-Makdisî, Ahsen, I, 84.

119 Arapça coğrafya kaynaklarındaki Türklerle ilgili en geniş ve sağlıklı bilgiler için Ramazan Şeşen'in İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, (Ankara 1998) isimli eserinden yararlanılabilir.

120 İbn Hassûl, Trk. trc. 33, Arp trec. 352.

121 Azimâbâdî, Avnu'l-ma'bûd, XI, 277. Şerhu Süneni İbn Mâce, I, 302.

122 İşbihî, el-Mustazraf, II, 300; İbnu'l-Fakîh, Kitabu'l-Buldân, (nşr. De Goeje), Leiden 1885, s. 6.

123 el-Hamevî, Yakut., Mu'cemu'l-buldân, Dâru'l-Fikr, Beyrût trs., II, 24.

124 Taberi, Tarih, I, 132. "ar. Vehak/uç â}!".

125 es-Seâlebî, Ebu Mansûr Abdullah b. Muhammed., Simâru'l-kulûb fi'l-mudâfi ve'l-mensûb, (Muhammed Ebu'l-Fadl İbrahim) Dâru'l-Maarif, Kahire 1965, 1. bsk., I, 621-628., 238.

126 İbn Kays, Kura'd-dayf, II, 384

127 En-Nevevî, Ebu Zekeriyya Yahya b. Şeref, Sahihu Muslim bi şerhi'n-Nevevî, Daru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî, Beyrut 1392, VII, 23, XII, 113; Muhammed b. Abdurrahman el-Mubarek, Tuhfetu'l-Ahvezî bi şerhi câmii't-Tırmizî, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut trs., VII, 417. Ahvazi Hakan lakabını Müşriklerle yazışma başlığında ele almaktadır.

128 İşbihî, el-Mustazraf, II, 103.

129 Kalkaşandî, Subhu'l-a'şa, V, 458.

130 İşbihî, el-Mustazraf, II, 120.

131 İbnu'l-Fakîh, Kitabu'l-Buldân, 6.

132 İşbihî, el-Mustazraf, II, 247.

133 "Sad Hivar J! â> F"W".

134 el-Hamevî, Mu'cem, II, 24.

135 es-Seâlebî, Simâru'l-kulûb, I, 114.

136 el-Makarrî, Ahmed b. Muhammed., Nefhu't-tîb fi gusni'l-Endülüsi'r-ratîb, (nşr. İhsân Abbâs), Dâru Sâdır, Beyrut 1968, II, 746.

137 İbn Havkal, Ebu'l-Kâsım, Suratu'l-ard, (nşr. M. J. de Geojel), Leiden 1398, 377. ; İstahri, İbrahim b. Muhammed, el-Mesâlik ve'l-Memâlik, (nşr. D. J. de Goeje), Leiden 1927, 282.

138 Kalkaşandi, Subhu'l-a'şa, IV, 188, 223.

139 Ebul-Ferec el-İsfehani, el-Egâni, (tah. Semir Câbir), Dâru'l-Fikr, 2. Bsk., Beyrut trs, III, 173.

Yrd. Doç. Dr. Yakup Civelek

Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

http://www.altayli.net

ARKEOGRAFYA websitesi; Arkeoloji, Sanat Tarihi, Tarih, Filoloji, Antropoloji, Paleontoloji, Mitoloji, Müze ve Arkeoteknik ile ilgili konularda yayın yapar.

ARKEOGRAFYA websitesi, Basın Meslek İlkelerine uymaya söz verir.

ARKEOGRAFYA  ©  Her hakkı saklıdır. Yazı ve fotoğraflar kaynak veya bağlantı verilmesi koşuluyla kullanılabilir.