18Şubat2018

Yazı ve matbaa

FacebookTwitterGoogle bookmarkMyspace bookmarkDel.icio.usDigg
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 

Söz ve yazı, insanoğlunun kendi düşüncesini aktarma biçimlerinden ilk ikisidir.

Söz ve yazı, düşüncenin özü olan bilgiyi insandan insana, toplumdan topluma ve kuşaktan kuşağa aktararak insanların tecrübesini depolar. Tekrar elde etmek için uzun bir zaman geçmesini gerektirmeyecek bilgiler her ikisi sayesinde insanın emrine amade olur. Ancak söz her zaman için uçucu olmuştur, yazı ise kalıcı... Zaten insanlık tarihine bakıldığında yazının bulunuşu ile birlikte uygarlığın çok büyük bir ivme kazandığı görülür. İnsan oğlunun ilk görülmeye başladığı tarihten yazının bulunuşuna kadar geçen zamanda insanlık açısından çok az ve ağır ilerlemeler olmuştur. Ne zaman ki yazı ortaya çıkmış, uygarlıklar büyük bir hızla ilerlemiş ve yayılmıştır. Yazı, düşünceyi, dolayısıyla bilgiyi değiştirmeden olduğu gibi yansıtır. Onun yerine hiçbir şey geçemez. Yazı ilk bulunduğu zamanlarda belli kişilerin tekelinde sayılırdı. Çünkü yazmak ve okumak, mesleği katiplik olanların işiydi. Onlardan başka kimse yazma ve okuma bilmezdi. Bu yüzden katipler toplumun en üst sınıfındandı. İlkel yazı tekniği hem yazmayı, hem okumayı, hem de nakil ve depolamayı güçleştirdiğinden yazının yaygınlaşmasını ve bilginin, toplumun geneli tarafından elde edilmesini önlüyordu. Taş ve kil tabletle başlayan yazı malzemeleri, mermer, balmumu veya metal levha, papirüs, parşömen ve kağıda kadar gelişmişti. Ancak hep elle yazılıyordu ve hep sınırlı sayıda üretildiğinden ulaşılabilirliği de sınırlı kalıyordu. Ta ki matbaanın bulunuşuna kadar…
Dünyanın çeşitli yerlerinde çeşitli baskı araçları daha önce de kullanılmasına rağmen, bilinen anlamda ilk matbaanın Almanya'nın Strazburg kentinde 1440 yılında Gutenberg tarafından bulunduğu var sayılır. Matbaanın bulunmasıyla yazı, seri üretim şeklinde çoğaltılarak toplum içinde kolay ve ucuz elde edilmeye başlanmış, bu arada matbaa malzemesi olarak kağıdın çok yazıyı içine alması ve az yer kaplamasıyla depolanma kabiliyeti ve ulaşılabilirliği artmıştı. Böylece topluma inen ve yayılan okuma ve yazma eylemi, çok geniş bir şekilde bilgiyi insanlara doğrudan iletmeye koyuldu. Nitekim 15. yüzyıldan sonra Avrupa’da başdöndürücü bir hızda teknoloji ilerlemiş ve uygarlık gelişmiştir.
Matbaa şaşılacak şekilde Osmanlıya da çabuk geçmiştir. II. Bayezid döneminde yarım yüzyıllık bir gecikmeyle Osmanlılarda matbaayı ilk getirenler kimlerdi, söyleyelim: 1494'te Musevi asıllı Osmanlı yurttaşları David ve Samuel Nahmes kardeşler, Gutenberg’in yaptığı gibi ilk defa kutsal kitaplarını matbaada bastılar. 16. yüzyıla kadar Osmanlılarda matbaa Musevi yurttaşlarının tekelinde kaldı. Daha sonra 1567'de Ermeni ve 1627'de Rum Osmanlı yurttaşları, ilk matbaalarını kurdular. Ancak 1494 yılından itibaren tam 233 yıl Osmanlıda kullanılan matbaa makinelerinde tek bir Türkçe metin basılmamıştı, bastırılmamıştı. İlk Türkçe baskı yapan matbaa makinesi, 1727'de İstanbul'da Macar asıllı Müslüman Osmanlı yurttaşı İbrahim Müteferrika ile Paris sefiri Yirmisekiz Mehmet Çelebi'nin oğlu Sait Efendi'ye aittir. Bunlara verilen izin de dini yayınları basmamak şartıyla geçerli idi. Bundan dolayı matbaada basılan ilk Türkçe kitap Vankulu Lügatı oldu. Dini kendi çıkarları için kullananlar, matbaanın Osmanlı Türk toplumuna bu kadar geç girmesinin müsebbibi olmuşlardı. Çağdaşlaşmanın, batılılaşmanın öncüsü Nevşehirli Damat İbrahim Paşa olmasa matbaa belki o zaman da giremeyebilirdi. Lale Devrinin yenilikçi ünlü veziriazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, yobaz kesimlerin yoğun direnişlerine karşı koydu ve matbaanın Türkçe için de çalışmasını sağladı.
Matbaanın Avrupa’da kullanılmaya başlanması ve yaygınlaşmasıyla Osmanlıda Türklerin kullanmaya başlaması arasında -yaygınlaşma değil-, en azından yaklaşık 300 yıllık bir zaman farkı vardı. Bundan da Osmanlılar ile Avrupa milletleri arasında 300 yıllık bir gelişme geriliği oluştuğunu söyleyebiliriz. Muhakkak ki matbaa Osmanlıya ne kadar geç girdiyse, Osmanlı da o kadar geri kalmıştır.
Hıristiyanlıkta ve Musevilikte ilk baskıların kutsal kitaplar olmasına rağmen, Müslümanlıkta kutsal kitap basılmaması şartıyla matbaaya izin verilmesi düşündürücüdür. Yenileşmeye, gelişmeye ve ilerlemeye kapalı olmak, beraberinde gerilemeyi getirmiştir. Okuma ve yazmanın Osmanlı toplumunda yaygınlaşmaması, aydınlanma çağının yaşanmamasına veya aksamasına neden olmuştur. Osmanlıda fikri ve felsefi gelişim sağlanamamış ve rasyonel düşünce eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan ve ideolojilerden ayrıştırılamamıştır. Öyle ki toplumsal yaşamın köklü değişimlere uğrayacağı bir sürecin felsefesi başlatılamamıştır. Ortaçağda hüküm süren dünya görüşüne karşı yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkması ve temellendirilmesi olarak beliren aydınlanma fikri, Osmanlıda hiç gerçekleşmemiştir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra geniş ve genel anlamıyla bir aydınlanma devrimi ve devri başlatılacaktır.
Bu konuya devam edeceğiz.

ARKEOGRAFYA websitesi; Arkeoloji, Sanat Tarihi, Tarih, Filoloji, Antropoloji, Paleontoloji, Mitoloji, Müze ve Arkeoteknik ile ilgili konularda yayın yapar.

ARKEOGRAFYA websitesi, Basın Meslek İlkelerine uymaya söz verir.

ARKEOGRAFYA  ©  Her hakkı saklıdır. Yazı ve fotoğraflar kaynak veya bağlantı verilmesi koşuluyla kullanılabilir.