23Nisan2018

YAZARLAR EDİTÖRDEN Rönesans ve Osmanlı

Rönesans ve Osmanlı

FacebookTwitterGoogle bookmarkMyspace bookmarkDel.icio.usDigg
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 13
ZayıfEn iyi 

“İnsanların düşünceleri çeşit çeşittir. Dünyadaki gelişme ve refah da bu çeşitliliğe dayanır.” diyen El Biruni (Aliboron) 11. yüzyılın başında astronomi, matematik, tarih, coğrafya ve doğa bilimleri alanlarında döneminin en büyük bilginlerinden biridir. Deneysel ve gözlemsel gerçek bilim anlayışını benimsemiştir. Kanun-i Mesudi adlı astronomi eserini Gazneli Sultan Mesud’a sunduğu zaman, karşılığında sultan tarafından bir fil yükü gümüşle ödüllendirilmek istenir. Ancak El Biruni “Bu hediye beni baştan çıkarır, bilimden uzaklaştırır.” diyerek ödülü geri çevirir. O dönemde doğu (İslam) toplumlarının gerçek bilim anlayışı ve bilimci profili El Biruni’de ifadesini bulmuştur. Onun batı (Hristiyan) toplumlarındaki karşılığının ise 500 yıllık bir gecikmeyle de olsa Leonardo da Vinci olduğunu söyleyebiliriz. 16. yüzyılın başında Leonardo da Vinci, El Biruni gibi astronomi, matematik, tarih, coğrafya ve doğa bilimleri ile diğer bilim ve sanat dallarında döneminin en büyük bilginleri arasındadır. Leonardo aynı zamanda Avrupa’daki gelişme ve aydınlanma sürecinin halkalarından biridir. Bu süreç daha sonra Rönesans (Yeniden Doğuş) olarak adlandırılacaktır.

Avrupa 15. ve 16. yüzyıllarda Rönesans ile birlikte bilim, sanat ve edebiyatta bir atılım yapmıştır. Rönesansı başlatan en büyük etkenlerden biri muhakkak ki matbaadır. Matbaa sayesinde bilgi ve özgür düşünce halka yayılarak dogmatik ve skolastik felsefenin etkinliğini azaltmıştır. Rönesansın en büyük sonuçlarından ikisi sekülerizm ve hümanizmdir. Sekülerizmde din merkezli toplum yerine dünya hayatına odaklı bir hayat tarzı egemen olur. Hümanizm ise insan merkezci bir felsefeyi ifade eder. O dönemde yeniden keşfedilmiş olan insana büyük değer verilmeye başlanır. Artık insan odaklı bir dünya görüşü egemendir. Rönesansla birlikte gelişen pozitif bilim ve ilerleyen teknoloji modernleşmeyi beraberinde getirmiş, Avrupa bu süreç sonunda kalkınıp güçlenmiştir.

İlginçtir ki Avrupa Rönesansı yaşarken, Osmanlı da fetih politikası ile topraklarını genişletmeyi sürdürmüştür. 1453 yılında İstanbul’un alınmasıyla başlayan süreçte yükselme devrine giren Osmanlı, 16. yüzyılda askeri yönden dünyanın en güçlü imparatorluğu olmuştur. Ancak bu büyüklük, yanı başında ilerleyen pozitif bilim ve teknolojiye yansımamış, savaş ekonomisine dayalı zenginliği de sermaye birikimi demek olan ticarete dönüşememiştir.

Osmanlıda bilim ve teknoloji gelişme gösterememiş, Avrupa’dan etkilendiği kadarıyla olanı da daha çok dinin emrine amade edilmiştir. Bunda belki ondaki din ve bilimin iç içe geçmişliğinin bir etkisi vardır. Çünkü tek eğitim kurumu olan medreselerde hem dini ilimler hem de pozitif bilimler bir arada okutuluyordu. Bundan dolayı pozitif bilimlerin gelişmesi mümkün olamamıştır. Osmanlı, Avrupa’daki gibi dogmatizm ve skolastisizmin yerine septisizm, ampirizm ve hümanizmi koyamamıştır. Sınırları genişlemesine karşın bilim, kültür ve teknoloji alanlarında durağan hale gelip, olduğu yerde saymıştır. İşte bu yüzden Osmanlı modernleşememiştir. 17. yüzyılın başından itibaren kendini hissettiren bu eksiklik, sonradan girişilen çağa yetişme çabalarının başarısız kalması sonucu, onun yıkılmasında ana etken olmuştur.

Osmanlıda bilimin din hizmetinde kullanıldığını en iyi gösteren alan astronomidir. Astronominin medreselerde baş tacı edilme nedeni takvim, imsakiye, zayiçe ve namaz vakitlerinin hazırlanmasıdır. Buna ilişkin olarak 15. yüzyıldan sonra Osmanlıda ortaya çıkan müneccimlik önemli bir meslek olmuştur. Bu durumu, Avrupa’daki bilimsel ve teknik gelişmelerin Osmanlıya bu şekilde yansıması olarak da çevirebiliriz. Astronomi ve astroloji bilen müneccimler arasında Takiyüddin Mengüberdi gibi gerçek bilginler de olmasına karşın, onlar daha çok yıldızların hareket ve durumlarından anlam ve hüküm çıkaran kişilerdir. Onların padişah, devlet adamları ve sarayın ileri gelenleri için takvim, imsakiye, kıble yönünü tayinden başka, zayiçe hazırlayarak cülus, savaş, doğum, düğün günü ve denize gemi indirilmesi, has atların çayıra salınması, padişahın yazlık ve kışlık değişimi gibi konularda uğurlu saat saptanması görevleri bulunurdu. Ayrıca güneş ve ay tutulmaları, kuyruklu yıldız geçişi, deprem ve yangın gibi olağanüstü olayları yorumlayarak saraya bildirirlerdi. Müneccimler rasathanelerde görev yaparlarken, her caminin yanındaki muvakkıthanelerde de muvakkıtlar namaz vakitlerini belirlerlerdi.

Osmanlıda skolastik safsatanın acıklı bir örneği, 16. yüzyılda yaşamış olan Takiyüddin Mengüberdi’nin rasathanesinin yıkımında görülür. Takiyüddin Mengüberdi, padişahın hocası tarihçi Sadeddin Efendinin destek ve yardımıyla İstanbul’da Tophane sırtlarında bir rasathane kurdurmuştu. Ne var ki, yaptığı başarılı astronomi çalışmaları, Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemseddin Efendinin verdiği fetva ile yarım kaldı. Aslında, şeyhülislam ile padişahın hocası arasında yaşanan çekişmeden dolayı verildiği söylenen fetvada “Rasattan uğursuz hükümler çıkarmaya ve göklerin esrar perdesini küstahça öğrenmeye cüret edilmiştir.” denilerek, din adına karar alınmıştı. Şeyhülislamın fetvası sonucunda, rasathanenin açılmasına izin veren aynı padişah tarafından yıkılmasına da emir verilmişti. Rasathane, içindeki aletlerle beraber, 1580 yılında Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşanın komutasındaki donanmadan yapılan top atışlarıyla yerle bir edilmişti. Yazıktır ki Osmanlıdaki bu ilk bilim yuvası, devlet adamlarının çekişmesi, dini hassasiyet ve çeşitli söylentilerin kurbanı olmuştu. 1577 yılında gözlenen kuyruklu yıldızın ve 1578 yılında baş gösteren veba salgınının nedeni rasathaneye bağlanmış ve hatta Takiyüddin ve adamlarının meleklerin bacaklarını gözlediği iddia edilmişti.

Bilim, Osmanlıda hep mehter marşı yürüyüşü şeklinde ilerlemiştir. 18. yüzyılın başına gelindiğinde, ilk Paris elçisi Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendinin sefaretnamesinde anlatıldığı üzere, Avrupa ve Osmanlının bilim ve teknolojideki farkı gözler önüne serilmektedir. Ancak bu farkı yaratan nedenler, ağırlığını artırarak Osmanlıyı geri bırakmaya devam edecektir. Zevk ve sefa devri olarak mimlenen Lale Devrinin sonunda Patrona Halil’in şahsında hortlayan gericilik, Osmanlının ilerlemesine bir darbe daha vuracaktır.

Aslında Lale Devri kesinlikle Osmanlının toparlanma dönemidir. Gelişmiş Avrupa başkentlerine elçiler yollanarak Avrupa tanınmaya çalışılmış, oradan matbaa getirilmiş, sanayi tesisleri olarak kağıt, çuha ve kumaş fabrikaları ve çini atölyeleri açılmış, İstanbul’da Tulumbacılar ocağı (itfaiye teşkilatı) kurulmuş, ilk kez çiçek hastalığına karşı aşı uygulanmıştır. Bu devirde pozitif düşünce tarzı filizlenmeye çalışmış, ama akim kalmıştır. Nedeni elbette halk zor durumdayken saray çevresinin eğlenceye düşkünlükleri değildir. Savaş ekonomisine dayalı Osmanlı İmparatorluğu, veziriazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa zamanında Avusturya ve Venediklilerle barış yapmış, sadece bir kez İran ile savaşmıştır. 13 yıl süren Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın veziriazamlığı esnasında huzur ve barış ortamı egemen olmuş, böylece yeniçerilerin gelir kaynakları yok olmaya başlamıştır. Matbaanın getirilmesi ile dini metinler yazan elyazmacılarda da yeniçeriler gibi hoşnutsuzluklar açığa çıkmıştır. Osmanlının şansı olan Damat İbrahim Paşa, kendisini çekemeyen devlet adamlarının kışkırtmaları sonucu, maaşını alamayan yeniçerilerin ve din elden gidiyor çığırtkanlığı yapan softaların bayrak açıp, şeriat için halkı ayaklandırmalarıyla yazıktır ki asiler tarafından katledilmiştir.

Sanki asilerin duygularına tercüman olmuş gibi tarihçi Şemdanizade, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı “Mirasyedi meşreb, gece gündüz zevk u sürur icad idüb, halkı aldadacak şey lazımdır deyu bayramlarda meydanlarda dolaplar, beşikler, atlıkarıncalar, salıncaklar kurdurub, erkeklerle kadınları karışık salıncağa bindiren, salıncağa binub inerken hubbaz yiğidlere kadınları kucaklatdıran, hoş-seda ile şarkılar söyletdiren” kişi olarak tarif etmiştir. Halbuki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, devlet işlerine vakıf, düşünceli, mutedil, kadirşinas, kabiliyetli insanların kadrini bilen, yenilikçi bir devlet adamıdır. Padişahın teveccühünü kazanmakla ve bütün işleri eline almakla şımarmamış, kendisine fenalık yapanlara dahi iyilikte bulunmuştur. Bir Melami olan Damat İbrahim Paşa, Avrupa’nın bilim ve teknolojideki gelişmesini Osmanlıda görmek istemiştir. Hayır işlerine pek düşkündür. Camiler, medreseler, dershaneler, kütüphaneler, çeşmeler ve imarethaneler yaptırmıştır. Ayrıca esnafta bulunan nadide yazma eserlerin Avrupa’ya gönderilmesini yasaklamış, ilk  defa matbaa, sanayi fabrikaları ve atölyeler (kağıt, çuha, kumaş, çini) kurdurmuştur. Lale bahçeleri ve mesire yerleri onun zamanında yapılmıştır.

Ne var ki huzur ve barış ortamında rengarenk açacak olan laleler, Patrona Halil isyanıyla kuruyup gitmiştir. Böylece Osmanlıda yaşanan Lale Devri Rönesansa dönüşemeyip yarım kalmış, Osmanlı bir kez daha geri bırakılmıştır. Osmanlıda açamayan laleler ise, sonradan gittiği Hollanda’da yüzyıllar boyunca açmaya devam etmiştir.

ARKEOGRAFYA websitesi; Arkeoloji, Sanat Tarihi, Tarih, Filoloji, Antropoloji, Paleontoloji, Mitoloji, Müze ve Arkeoteknik ile ilgili konularda yayın yapar.

ARKEOGRAFYA websitesi, Basın Meslek İlkelerine uymaya söz verir.

ARKEOGRAFYA  ©  Her hakkı saklıdır. Yazı ve fotoğraflar kaynak veya bağlantı verilmesi koşuluyla kullanılabilir.